NAVIGATION

EN ÇOK OKUNANLAR

1 Evvel Zaman | Genel | Tarih

Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi&

2 Evvel Zaman | Genel | Tarih

Matrakçı Nasuh’un Minyatürlerin

3 Genel | Hatıralar | Memleket Şiirleri

Bu Şehir Beni Unutmuş

4 Gazete & Mecmua | Genel | Tarih

Erzincanlı Hasan Çavuş – 1915 y

5 Gazete & Mecmua | Genel | Hatıralar | İz Bırakanlar

Reşat Ekrem Koçu’dan Erzincanlı

Yaşar Kemal ve Fikret Otyam’ın Kaleminden Erzincan
Gazete & Mecmua Genel

Yaşar Kemal ve Fikret Otyam’ın Kaleminden Erzincan

Erzincan’da Eski Bayramlar

Erzincan’da Eski Bayramlar

"Çocuklar şimdiki gibi yalnız bayramın lafı ile geçirmez buğday meydanında kurulan dolap, salıncak, çarkı felek (çarkı felek-dönme dolap) vb. lere binerek eğlenirlerdi. Kimileri de ellerindeki küçük torbalarla fındık ve şeker toparlardı. Azıcık palazlanmış, ergenlik çağına basmış çocuklar da, bayramlık elbiseleriyle güzel kızların bulunduğu sokaklarda dolaşarak kızlarla karşılaşma olanağı ararlardı."

Bayram

Bayram’dan beklenen, barışmak, buluşmak, gülmek, söylemek ve tam gün yemek içmekse bu, Erzincan’da eksiksiz gerçekleşirdi. Yılda iki kez sabahın taze serinliği gözlerimize yapışan tatlı uykuyu yuyup götürürdü. Alaca karanlık… sessizlik… serinlik birbirine ne kadar yaraşır, birbirlerini ne kadar yumuşakça tamamlardı. O günlerde sinsi bir kirlilik bu dupduru birleşimi acımasızca zehirlemezdi. Hava kirliliğini dahaca en bilgin sözlükler bile bilmezdi.

Bayram namazına gecikmeksiz yetişelim diye bütün ev halkı, daha doğrusu kadınlar, giyinmemize yardım ederlerdi. Biri potinlerimizi bağlar, biri ceketimizi düğmeler, biri de yakamızı ya da pantolonumuzu düzeltirdi. Biz de bizi biteviye sağa sola, ileri geri, aşağı yukarı çeken bu ters yönlü güçlerin etkisinden bir an önce kurtulmaya, kaçıp gitmeye çalışırdık. Çizilmiş plâk gibi, arka arkaya “gız bırah (bırak)! gız yeter artuh (artık)” diye söylenirdik.

Namazdan önce ağzımıza bir şey koymazdık. Çünkü bu sularda “geyikler bile yavrularına süt vermezlerdi”. Bu, kitaptaki yeri bilinmemekle beraber, yıllar yılı geçerliliğini korumuş kutsal bir gelenekti.

Bizden epey önce sokağa çıkmış olan babama koşarak yetişirdik. Daha caminin kapısında iken pabuçlarımızı elimize alırdık. İçeride de kolayca gözetleyebileceğimiz bir pabuçluğa korduk. Ve namaz sırasında, arada bir, başımızı aklımızca namazımızı çok bozmayacak kadar o yöne çevirerek bakardık. Ama biz bu davranışımızda pek de haksız sayılmazdık. Babasının ve babamın ısrarıyla kırk yılda bikez bayram namazına giden amcamın büyük oğlunun (benden 15-20 yaş büyüktü.) lâstikleri çalınmıştı.

Hoca, bize çok uzun, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen vaazını bitirince; “Ey cemaat! Çok şükür hep Müslümanız, (çok şükür, elhamdülillah sesleri, bravo, yaşa! Ya da Nurol! Diyecek değiller ya!) namaz kılmasını hep biliriz. Amma velakin bayramlar arasındaki zaman uzundur. İçimizde bayram namazının erkânını unutanlar olabilir. Bu itibarla bir defa hatırlatmakta ezher cihet faide memuldür,” diyerek yapılması gereken hareketleri yavaş, yavaş ve iki kez anlatırdı. Fakat biz yine ders sırasında öğretmeni dinlemeyip, sonradan bir sürü çaba ve heyecan pahasına kopyaya başvuran öğrenciler gibi yanımızdakilerin ve önümüzdekilerin yaptıklarına bakarak namazımızı kılardık. Ama yine de şaşıranlar, özellikle çocuklar arasında gülenler olurdu.

Namazdan sonra ilk bayramlaşma, doğal olarak ev halkı (Personeli diyemem ya!) arasında olurdu. Küçükler büyüklerin ellerini, büyükler de onların yanaklarını öperlerdi. Bu öpüşme sırasında yaşlı erkekler “berhudar ol, Allah mübarek etsin”, kadınlar ise “Anam babamsan, seni verene gurban olum, ayahlara yassir olum… el öpenlerin çoğ olsun… vb.” sözleriyle el öpenlerin gönlünü hoş ederlerdi. Aynı yaştaki kadın ve erkeklerde genellikle birbirlerinin boynuna sarılırlardı. Öpüşmek alışkanlığı yoktu. İyice yaşlı kadınlar da el ele tutuşup selavat getirirlerdi.

Çocuklara genellikle yaşlı erkekler para, kadınlar da, çevre, kuru yemiş… vb. verirlerdi. Kadınların elinde pek para bulunmazdı. Çünkü onun bir “eksik etek” olarak çarşıyla pazarla ilişkisi yoktu. İsteklerini sabahtan gişisine (kocasına) bildirir o da hamal yada bir uşah (uşak) la istenenleri eve gönderirdi.

Bayramlarda çocuklara verilen paralar, verilenin yaşına verenin de kesesine bağlı olarak 1 le 5 kuruş arasında değişirdi. O günün 5 kuruşu abartmasız bu günün 100 hatta 500 lirasından çok iş görürdü. Para gümüştü.

Bayram yemekleri azıcık nitelik farkıyla hemen hemen bütün evlerde aynı idi. Baş yemekler kaburga (etin kaburgasıyla pişirilen, üzerine nohut, üzüm serpilen ve azıcık da tatlıya çalan bir pilav) ile baklavaydı. Bu iki başyemek arasında duruma ve gereksemeye göre, kızartma, yaprak dolması, su böreği… vb. başaltıları yer alırdı. Deste de genellikle kaysı ve armut hoşaflarıyla turşudan oluşurdu.

Rahmetli Komik Naşit’i bir oyunda kızlar sorgu suale çektiler:

–  Doğru söyle bizi gerçekten seviyor musun? Dediler.

Naşit:

–  Elbette nasıl sevmem, sizi sevmeyip de kimi seveceğim diye yanıtladı.

Kızlar, “olmaz, inanmayız, yemin et” dediler.

Bunun üzerine Naşit kızlardan birinin çıplak ve zamana göre iştah çeken beyaz kolunu yakalayarak:

–  Eğer yalan söylüyorsam şu nimet yüzüme gözüme dursun diyerek, öptü başına koydu.

Kabil olsa şimdi ben de ona benzer bir yemin edecek, saydığım yemekleri yiyip:

Yalan söylüyorsam, yediğim bütün bu nimetler mideme otursun. Diyeceğim.

Sanki bunlar yetmiyormuş gibi, hısım akraba, konu komşu ziyaretlerinde de kete, sütlü (sütlaç) peynir (ne peyniri olduğunu söylersek öğünmek gibi olacak… siz söyleyin.) Kuru kaymak, bal… vb.

Çocuklar şimdiki gibi yalnız bayramın lafı ile geçirmez buğday meydanında kurulan dolap, salıncak, çarkı felek (çarkı felek-dönme dolap) vb. lere binerek eğlenirlerdi. Kimileri de ellerindeki küçük torbalarla fındık ve şeker toparlardı. Azıcık palazlanmış, ergenlik çağına basmış çocuklar da, bayramlık elbiseleriyle güzel kızların bulunduğu sokaklarda dolaşarak kızlarla karşılaşma olanağı ararlardı.

Kurban bayramında kurban etlerinin tam kitaba uygun olarak üçte ikisi konukomşu hısım akraba ve yoksullara dağıtılır, üçte birisi de evde bırakılırdı. Kesilen hayvancağızı hemen kavurma yaparak hakkı ve halkı aldatmaya kalkışılmazdı.

Bayramları izleyen ilk hafta içinde hükümet büyükleri gibi istemeyerek karşılanan ama yine de savsaklanmayan bir ziyaret olurdu. Kadın telleklerin (dellakların) ziyareti. Yanaklarına kat kat allık süren, kaşlarına kalın rastık çeken bu kadınlar, göğüslerini de şimdiki sanatkarlarınkine yakın bir gereksizlikle, adeta bir bebek emzirecekmiş gibi açarlardı. Tanrı günah yazmasın pek de çirkin pek de sevimsiz şeylerdi.

Bütün evler bunların niyetlerinin ziyaretten çok ticaret olduklarını bildikleri için verilecek fazlalıkları hemen ortaya getirerek, oturumu Aydın havası kadar kısa kesmeğe çalışırlardı.

O günlerde bayram yürekten özlenen içtenlikle kutlanan, üzülerek uğurlanan bir gündü. Şimdiki gibi gelmeden kaygısı çekilmez, gelince de diyar diyar kaçılmazdı.

Nizamettin ÖZBEK,

Erzincandan Kemahtan, 1982

 

Erzincan Nostalji

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Top