Ana Sayfa Mecmua Haber Behçet Kemal Çağlar – Türk Köyünün Güzelliği

Behçet Kemal Çağlar – Türk Köyünün Güzelliği

0

Konuşan: BEHÇET KEMAL ÇAĞLAR

Ankara Radyosunda şimdiye kadar memleket güzelliklerinden, güzel yurt köşelerinden epeyce bahsedildi. Ne kadar bahsedilse yine azdır. Biz memleketi tanıdıkça daha candan seveceğiz. İklim, manzara, hayat, sanat, gelenek güzellikleri yurdumuzun her yanından fışkırıp durmaktadır. Onları zaman zaman, yer yer gözümüzün önüne getirmek yurt sevgimizi besleyip coşturmak için en güzel çaredir. Bu saatlerde konuşmak benim için en güzel zevklerden biri olacaktır. Yurdun her hangi bir parçasının güzelliğinden bahsederken bilmiyorsam hayran hayran dinlemek, biliyorsam sevgilimin güzelliğini över gibi ağzım köpüre kuruya, kendimden geçe onu övmek adetim olmuştur.

Bu sefer böyle bir yurt güzellemesine başlarken ilk defa köylerden, ve bilhassa köyümden bahsetmeyi akıl ettim. Sadece yurdumuzun çok yeri köydür ve milletimizin büyük çokluğu köyde ve köylüdedir diye bende bu istek uyandı. Hele bu bol mahsul yılında tek evlâdımın burnu cephede kanamayan, gönlü rahat ve çalışması huzur içinde olan Türk köyü güzellik ve sevinç kaynağıdır. Bazı çocuklarının gül ayakları çatlak, fil dişi karınları şiş olsa da; bazı ağaçlarının yakut meyveleri kurtlu, zümrüt yaprakları tırtıllı olsa da; dünyanın en güzel şefkat ninnisine ahır kokusu karışıyor bulunsa da yine Türk köyünde bu yıl şenlik, huzur ve saadet vardır. Büyük refah, büyük nizam, büyük temizlik ve irfan gelmek üzeredir. Köyün bu günkü halini görerek büyük yarın için yapılan hazırlıkları düşünmeden, köylüdeki – buz altında nehirler gibi – içine kapanık, gösterişsiz hayat şevkini ve hamlesini farketmeden, hele dünün perişanlığı ve kararsızlığı ile bu günü kıyaslamadan kötümser olanlara ya kızmak ya acımak gerek.

Erzincan’ın Munzur dağları eteğindeki Rumekrek köyünden Nazir ağa şöyle diyordu:
(Bizden buğday isteyin verelim, elden ne gelirse yapalım, tek haraplıktan kurtulmaya yüz tutan memleket harp görmesin. Yirmi senedir sulh olmasaydı Galiçya’da, Yemen’de ölmekten Erzincan’da, Erzincan için ölmeye adam kalmayacaktı. Eskiden buralarda kalanları da Munzurlardan inen eşkıyalar haklardı. Bostanı bağı sulamak için tüfekli nöbetçiler dikmekten, en eski esvapları giymeden gidebilir miydik. İnsanı bahçesinin içinde soyarlar. Şimdi altını tepsi ile başına koy gez. Gece deme gündüz deme tak altın saate gümüş kösteki dağda dolaş).

Yine bu köylülerden, Beşir oğullarından Hacer Eze anlatıyor:
(Eski zamanlardan birinin ondördü idi. Tarlada öyle bol ekin var idi ki içinde develer saklanırdı. Pasin’den muhacir düşenler de bizim köydeydiler. Baktık bu bereketli ekinleri biçmeden kaçıyorlar. Gözleri düşmandan yılgın diyorduk. Hakları varmış: Akşama jandarma geldi: «Düşman geliyor, başınızın çaresine bakın» köyden taşınmaya kalmadı Munzurlardan inip eşyamızı eşkıyalar dağa taşıdı. Ayağını tez hayvanları kaçırabilene ne mutlu. Önümüzde desturun bir eşek dört inek biz de yola katıldık. Gökte yıldızın sayısı var; yolda muhacirin sayısı yok. Allahım hikmeti : sahiplerinin sesi çıkmadığını gören hayvanlara bir böğürtü geldi; çatışıp çatışıp bir birlerinin boynuzunu kırdılar. Bir Pasinli kadının ağrısı tutmuş, iniler. Bir komşu kadın çocuğunu kaybetmiş İsmailim diye seslenir. Dağ taş İsmailim diye ses veriyor; çocuk yok. Bir bebe kıyametten haber almış gibi basıyor çığlığı; anası hem yürüyor hem onu sallıyor, hem ağlaya ağlaya ninni söylüyor:

Ninni dağların eteği
Köyümüzün garipler yatağı
Anasının dert ortağı
Ninni yavrum ninni

Attan ne haber, heybeler ineklerin üstüne atılmış. Günde altı saat yol. Karanlık bastığı yerde toprak yatak; taş yastık. Yolun düz taşlarında et dövüp dolma doldurup gidiyoruz. Çoluk çocuk, kadın erkek hayvan insan bir birine karışık yayan yapıldak 65 gün yol gittik. Gün geldi çatlak dudağımızı ıslatmaya su bulamaz olduk. Bir yere geldik ki yolun dibinde ta aşağıda bir su sızıyor. Koyunların işkembesinden tulum yapıp sarkıttık, eşeklerin kuyruğuna tulumun ipini bağladık, kayalardan delinmeden çıkarsa suyu kapışan kapışana. Az gittik uz gittik, baktık nereye gitsek orası gurbet; yurt elden çıkmış; bari yer yanılsa da yerin altına girsek. Şurada burada kışladık. Yüzümüze bakan yok. Kendi derdine düşmüş halktan başka yardım eden yok. Devlet Anka kuşu gibi ortadan kayıp. Yeniden düştük yola; yayan yesir, 63 gün yoldan sonra, Erzincan’a geldik. Bir de ne görelim: bir kıtlık bir kıtlık.. saman geveleyen insanlar var. Bir lokma ekmek diye arka üstü gerilip ölen. Ayakkabısının köşesini ıslatıp kemiren. Birbirine karpuz kabuğu ikram eden. Yirmi kuruşa bir darı ekmeği. Bir adam bir lokma ekmeği eline aldı mı yirmi kişi kale gibi etrafını sarıyor. O bir tek lokma hiç olmazsa ekmeğin tadını alalım diye süt ana lokması gibi ağızdan ağıza geziyor.)

Evet işte buğdayın Hacer Ezenin deyişi ile, içinde deve saklanacak kadar verimli olduğu yıllarda halkın çektiği açlık manzarası. Erzincan köylüsü zelzele felâketinde bile böylesini görmedi. Köylümüz İbrahim Beşiroğlu diyordu ki (deprentide hükümet dağ başındaki köylere kadar Adana somunu, Hatay portakalı, Boğaziçi sigarası yetiştirdi. Tren varolsun, getiren varolsun yetiren varolsun.)

Dünü bu kadar canlı ve güzel, bu kadar türkçe ve özlü köylüden başka kimden dinleyebilirsiniz? Yalnız dünün facialarını değil geçmişin kahramanlıklarını, destanlarını, âşıklarını da onun ağzında dile gelmiş bulursunuz:

Yüzünde göz izi var
Sana kim baktı yarim?

Sen bir kuzu ben bir kurdum
Seni benden sakınırım

Beyitlerinden daha iyi aşkı anlatan hangi şehir şiiri var ?

Tan yeri atmadan şafak yeri sökende
Düşmanın üstüne hörelenmeli
Kılıcı kavrayıp kalkan çekende
Yiğit on beş yerden yaralanmalı.
Hey ağalar kızıl kanın elinden
Altımızda kır at kınalanmalı
Derelerden oluk oluk kan gelip
Gövde sele düşüp kürelenmeli

Deyişinden daha iyi yiğitliği anlatan, savaşı öven bir şehir şiiri hatırlayabiliyor musunuz?

Mesnedim yok azlim kaygı çekeyim
Evvelahir bir kurbanlık tekeyim
Vakti gelsin bıçağını çal bana

ve yahut:

Şu yalan dünyaya hoş olamadık
Bir gün sıra gelip baş olamadık
Şu sıska öküze eş olamadık
Söylemeden aciz dilimiz bizim.

Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara halimi kimse sormuyor
Padişah sikkesi selâm vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim

deyişleri yanında şehir şairlerinin tanrıya ve devlete kafa tutan mısraları çocuk karalaması gibi kalmıyor mu?

Köylünün dert yanması yok mudur demeyin. Toprağı bire dört beş veriyor. Çünkü tohumu bozulmuştur. Herketmek için yeter tarlası yoktur; sıfır numara pulluğu arasa da bulamıyor; Cumhuriyet devrinde bir köyün bir ağaya mal olması elbette hazin; toprak kanunu dört gözle bekleniyor. Bunlardan başka dertler için bir halk şairi şu manzum tekerlemeyi bulmuş:

Mahsuline bol yağmurlu yaz ister
Arkasına don gömleklik bez ister
Geceleri fenerine gaz ister

Fakat bu günkü asayişe, bu günkü sulha, bu günkü yetiştiriciliğe şükretmekten dertlerini açmaya vakit ayıramıyor.

Erzincan köylerinin güzelliğinden bahsedelim derken sözü nerelerde dolaştırdık. Erzincan ovasını bütün köyleriyle bir arada kuş bakışı seyredebilemek için, gelin, Sultanseydi tepesine çıkalım. Anadolu’nun kasaba kasaba, karış karış fethettiği alpler devrinde tahta kılıcı ile sipahilerin önünde küffar kalelerine yürüyen Alperenlerden biri de bu Sultanseydi’dir. Bursa’daki geyikli baba, Erzurum’daki Abdurrahman gazi gibi. Sultanseydi tepesi Munzur silsilesinin Erzincan’a bakan tarafında, Kazan kaya ile Ergen dağı arasında bir ardıçlık tepedir. Eskiden Sultanseydi’nin dine mal edilen kutsiyeti bu ormanı beklemiş; ağaçların dalına dokunan olamazmış. Şimdi kökünden söküp götürenler çoğalıyor. Bakalım: Cumhuriyet müsbet telkini ve lâik terbiyesi hurafeyi ne zaman bastırabilecek? Bir dik yamacın üzerinde, el dokunulmadan yıllarca büyümüş güzel bir ardıcın bağrına sokulduk, yüksek dallarından birine oturduk, Erzincan ovasını kartal bakışı seyrediyoruz: Ova altımızda renk renk kocaman Avşar kilimi gibi serili. Sarı beyaz birer çizgi halinde görülen Fırat nehri ve Trabzon Şosası kilimin suyu dökülen kenarlarıdır. Büyük kışların ve yeni yapıların kırmızı taze kiremitleri kırpılması unutulmuş nakışlar gibi duruyor.

Nasıl? Şehirde yanan alnınıza ardıç dallarının yelpazesi iyi gelmedi mi? Haydi artık dağdaki dalda tünemekten vaz geçip bağdaki dalın meyvesini tatmaya inelim. Anadolu’nun dere içi, ova üstü şehirlerinde gezerken insanda hep böyle iki arzu çarpışır durur:

Yukarı baktım mı yer yer tepeler
Dev olup dağları itesim gelir
Aşağı baktım mı yer yer bahçeler
Kuş olup dallarda ötesim gelir.

Akşam karanlık basarken Rumekrek köyüne varmış bulunacağız. Artık dağlar duman, ufuklar ateş ve rüzgâr dallar üstünde akan sudur. Köy bahçelerinin ağaç kafesi ardından akşamı seyrediyoruz. İlerde karasuyun kıvrıntıları yere düşmüş gümüş kalkanlar gibi pırıldıyor. Yüksek ceviz dalları akşam rüzgârı ile hora tepiyor. Kavaklar yıldızları öpebilmek için uzanmaktadırlar. Topraktaki sapan çizgileri gittikçe derinleşip kımıldayan alın yazıları halindedir. İnsanların sustuğu, tabiatın kımıldanıp dile gelmek üzere olduğu an. Ufukta renk renk bayrakları açmışız; görünmez yelkenleri germişiz.

Ovadan denize doğru insan, hayvan, kurt, kuş, taş, toprak hep beraber yolcuyuz. Ey Nuh’un gemisi bu sefer hangi dağa konmaya? Munzur dağlarında eriyen karların, coşan gözelerin peyda edip beslediği mercan suyu ayaklarımızın dibinden çağıl çağıl akıp gidip. Bu dağların yanı sıra daha ötede ki memleketlerden hacca gitmek için yola çıkan zengin bir karı koca dağlardan gelen suların buralara sade zarar verip kaybolduğunu, halbuki köylülerin ne kadar suya muhtaç olduğunu görerek bu hac’tan sevaptır demişler, orada konaklamışlar, dağ sularına ark yaptırmışlar, köylüleri içme ve sulama suyuna kavuşturmuşlar. İş bitmeden paraları bitince erkek en kıymetli şeyi, mercan tesbihini; kadın en kıymetli şeyi, mercan gerdanlığını satmış; ark tamamlanmış; suyun adı da mercan suyu kalmış.

Sık ağaçların yeşil dalları arasından parça parça görülen gökte daha uzun ve uzak dalların ucundaki köşeli, aşlama sarı erikler gibi yıldızlar parıldıyor. Bütün tabiatı yeni açan kocaman siyah bir gül gibi koklayabilmek için bahçeye yani toprak dama da çıkabiliriz. Dalları damla bir hizada büyük dut ağaçlarından sırt üstü yattığımız yerde, bir acayip nebat anayı hemen yavrular gibi geceden bir şey koparıp tadıyormuşcasına dudaklarımızla dut koparıp yiyebiliriz.

Bir yeşil kucaktır bahara güze
Kışı bile yazla dolu köyümüz
Yaslanmış tepeye salınmış düze
Uzatmış dallara eli köyümüz.

Dünyasından geçen burda canlanır
Saz beniz gül gibi açar kanlanır
Damlar kızılcıklar su mercanlanır
Cennet kevserinin yolu köyümüz

Cevizler rüzgârlar hora tepeler
Kavaklar uzanır yıldız öperler
Küçük çağlayanlar zemzem serperler
Hakkın en sevimli kulu köyümüz

Meme uçlarıdır ağızda dutlar
Şemsiyeler gibi gezer bulutlar
Daldan meyva olup damlar umutlar
Erzincan bağımın gülü köyümüz

Arklar kol gibidir sular bel gibi
Her dal küpe takmış bir güzel gibi
Çağlar sokaklardan sular sel gibi
Temiz gönüllerle dolu köyümüz

Kuzular çocuktur çocuklar kuzu
Yerler beraberce dutu karpuzu
Sudan daha taşkın iştahla arzu
Arı tabiatın balı köyümüz

O besteler, Mercan söyler türküler
Çoksa da çektiği minnette keder
Gamlanıp köşede büzülmez güller
Düşünse kırk yarar kılı köyümüz.

 

Kaynak:
Radyo Dergisi, 1943

Arşiv & Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir (Erzincan Nostalji)

YORUM YOK

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Exit mobile version