Ana Sayfa Mecmua Haber Tıp ve Müziğin Büyük Buluşması: Dr. Necati Özdemir

Tıp ve Müziğin Büyük Buluşması: Dr. Necati Özdemir

0
25

TIP VE MÜZİĞİN BÜYÜK BULUŞMASI

O, mesleğinde çok başarılı bir operatör doktor. Ama onu diğer meslektaşlarından ayıran farklı bir özelliği daha var ki, o da müzisyen kimliği. Sazıyla, sözüyle Anadolu Ozanlık geleneğinin başarılı temsilcisi:
Dr.Necati ÖZDEMİR

Hastane koridorları, ameliyathaneler, kongreler ve muayenehane koşuşturmalarıyla geçen günlük hayat, notaların büyülü dünyasıyla stüdyoda son buluyor. Belki de tam tersi her şey daha yeni başlıyor. Yabancı doktorlar tarafından, Ferdi TAYFUR’un “kesilmesi gerekiyor” dedikleri ayağını tedavi etmesi, mesleki başarısına sadece bir örnek. Erzincanlı bir ailenin en büyük çocuğu olarak dünyaya gelen Necati ÖZDEMİR, lise öğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamlar. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Almanya’ya gider. Genel Cerrahi ve Damar Cerrahisi üst ihtisasını burada tamamlar. Bu arada 1988’de Almanya’da bir albüm çalışması da yapar. Türkiye’de yaptığı albümü, “Can Damarı Türküler”in ardından şu sıralar yeni bir albüm çalışması yapıyor.

Müzikal çalışmalarını İstanbul, Fındıkzade’deki stüdyosunda sürdüren Dr. Necati ÖZDEMİR’le sıcak ve samimi bir atmosferde güzel bir söyleşi yaptık.

Necati ÖZDEMİR: Öncelikle hoşgeldiniz diyorum

● Hoşbulduk

Ozan Dergisinin ilk iki sayısını okudum. Çok güzel bir çalışma. Yolunuzun doğru olduğuna inanıyorum. Böyle bir çalışmanın eksikliği zaten vardı. Çünkü halk müziği, uzun yıllar boyunca sözlü gelenek olarak günümüze ulaşmış. Yazılı edebiyatımız çok az ve bu bilince de çok geç ulaşılmış. Bildiğiniz gibi halk müziğinde türkülerin notaya alınması , derleme çalışmalarının yapılması çok yenidir. Halk müziğine katkı sağlamak, TRT repertuarından 2-3 türküyü alıp okumak değildir. Halk Edebiyatı, çok daha geniş bir konu zenginliğini bünyesinde barındırır. Bundan dolayı sanayisi, yazılı basını olmalıdır. Bu çalışmanızın, eksikliği dolduracağına inanıyorum. Bundan dolayı sizleri kutluyorum.

● Teşekkür ederiz. Biz sadece bu eksikliği gidermek yönünde küçük bir adım attık. Ama atılması gereken asıl adım, halkın en azından belli bir çoğunluğunun bu dergiye sahip çıkmasıyla olacaktır. Bunu da, ilerleyen zaman sürecinde göreceğiz.

● Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Arkadaşlarım beni Kentli Ozan olarak nitelendiriyorlar. Ayrıca damar hastalıkları konusunda uzman bir doktorum. Bağlamayla olan birlikteliğim küçük yaşlardan beri geliyor. Erzincan’lıyım. Bizim oralarda neredeyse her evde, duvarda bir bağlama asılıdır. Anadolu’nun diğer bölgelerinde de yaygın bir gelenektir. Anadolu insanının bağlamaya verdiği bu değer, bende de bugünlere kadar geldi ve ayrılmaz bir parçam
oldu. Kendi yazdığım sözleri ve besteleri, profesyonel olarak insanların beğenisine sunmaya ise henüz yeni başladım; 3-4 yıldır çalışıyorum.

● Siz kendinizi Kentli Ozan olarak görüyor musunuz? Kent Ozanlığını tarif edebilir misiniz?

Ozanlık, aşıklık geleneği türkülerin en önemli kaynağıdır. İlk albümümde, bunu vurgulamak için albümün adını “Can Damarı” koydum. Ozanlık geleneğinin, neredeyse unutulmaya, adından az söz edilir bir duruma gelmeye başladığı dönemde, bu albümümle insanlara bir mesaj vermek istedim. Türkiye’nin son 20 yılda geçirmiş olduğu, hızlı şehirleşme sürecine paralel olarak, Ozanlık geleneğinin kentlerde yaşatıldığını, hala var olduğunu bu albümle anlatmaya çalıştım. Ayrıca kendi eserlerim dışında başka ozan arkadaşlarımın eserlerine de yer verdim.

● Şu sıralar ikinci albüm hazırlıkları içerisindesiniz. Biraz bahseder misiniz? Çalışmalar nasıl gidiyor?

Birinci albümden cesaret alarak bu çalışmaya başladım. İkinci albümün adı da “Can Pınarı” olacak. Sürekli “Can” kelimesi geçiyor. Neden, diyeceksiniz? Bunların hepsi birer sembol. Can Damarı derken, Ozanlık geleneğine vurgu yapmıştım. Türkü söylemenin sosyal hayatın bir parçası olduğunu “Şah Damarı” görevine eşdeğer olduğunu ifade etmeye çalıştım. Çünkü, toplum türkü söyleyemezse hiçbir şey yapamaz
duruma gelmiştir. “Can Pınarı”na gelince, türkülerimiz aynı zamanda halkın can pınarıdır. Ama can pınarının yanına kısa bir cümle daha koydum: “Neyin Savaşı” diye. O da, insanın insana yaptığı kötülüğü sorguluyor. Çünkü insanın insana verdiği zararı, tabiatta bir başka canlı yapmıyor.

● Ozanlık geleneğinin köylerden, kentlere taşındığını söylediniz. Sizce, aynı tadı alabiliyor muyuz
kent ozanlığından?

Şimdi, var olmak başkadır; aynı tadı vermek başkadır. Sanat, her dönem kendi şartları içerisinde gelişim gösterir. Aynı tadı verip vermemesi hiç önemli değil. Önemli olan doğru bir şeyler ortaya koyabilmektir. Güzel eserler meydana getirerek, o geleneğin devam ettirilmesi önemli bir olgudur. Çünkü, zaman ilerledikçe, sosyal şartlar değiştikçe yapılan sanatın biçimsel durumu da değişir. Sözdeki konular değişir, sözdeki dizeler değişir; müziğin anlatımında kullanılan enstrümanlar değişir. Müziğin kullanımındaki tonlar değişmeye başlar. Bunları engelleyemezsiniz. Ama aynı tadı vermesi zaten istenmiyor. Yani şu anda birisi çıkıp Aşık Veysel’in aynısı gibi çalıp söylemek isterse, bu bence Ozanlık geleneğini devam ettirmek değil tam tersine Aşık Veysel’i taklit olur. Daha ötesine de geçemez. Çünkü tabiatta daima bir değişim, ilerleme vardır. Ancak değişim devam ettiği sürece var olabiliyoruz. Mesela, tabiat ta bunu yaz-kış diye ayırmış. Bir senede dört mevsim yaşıyoruz ve bu her sene aynı şekilde tekrarlanıyor. Ama hiç bir zaman aynı şekilde tekrar etmiyor. Her zaman mutlaka bir takım şeyler değişiyor: zaman değişiyor, insanlar değişiyor, çevre değişiyor. O dönem yapılan eserler o gün için geçerliydi. Bugün için, aynı geleneğin içerisinde olmalı fakat tıpa tıp aynısı gibi olmamalıdır, diye düşünüyorum. Çünkü bir sanat taklitle değil,
ancak onun ruhunu devam ettirmekle ilerler.

● Müzik konusunda bir eğitim aldınız mı?

Övüneceğim bir şey söylemek istiyorum. Ben hiç müzik eğitimi almadım, notaları tanımam. Saz çalıp türkü söylemem hep ustaları taklit etmekle başladı. Fakat öğrenmenin temelinde taklit yatar. Çocuk bile bir şeyleri öğrenirken anne babasını, etrafında gördüklerini taklit eder. Böylelikle bir şeyler öğrenir. Bende o taklitleri yapa yapa çalıp söylemeye başladım. Çünkü ben çok uzun bir süre hazırlık dönemi geçirdim. Hemen elime sazı alıp, ben biraz saz çalıp türkü söylüyorum diye ortaya çıkmadım. Aşık geleneğinde bir pişmişlik vardır. Kimisi ustanın yanında pişer; kimisi hapishane hayatını, kimisi gurbeti söyler. Benim de yurtdışında geçirdiğim uzun ve zor yıllar, bağlamayla aramızdaki ilişkiyi daha büyük bir yakınlaşmaya dönüştürdü. Gurbetteyken daha duygusal oluyorsunuz. Böylelikle kendinizi ifade etmeniz biraz daha kolaylaşıyor. Böyle bir hazırlık döneminden sonra başladım. Ama şu anda ne yapıyorsam, hepsini kulağa dayalı olarak yapıyorum. Notaları bilmiyorum, onları anlamıyorum, makam da bilmem. Ama çok eskiden beri duyduğum sesleri arıyorum ve onları bulduğum zaman da tamam diyorum.

● Nota öğrenmeyi bir gereksinim olarak görmediniz mi, böyle bir girişiminiz olmadı mı?

Nota öğrenmek mutlaka iyi bir olay. Ben nota bilmiyorum diye bunu övünç kaynağı haline getirmek yanlış. Bir işin standartları ortaya konmuş ise o işi biliyorsunuz demektir. Sıcaklığı bilirsiniz ama bunu bir derece, beş derece, yüz derece termometreyle ölçüp standart haline getirdiyseniz, bu işi artık öğrenmişsiniz ve kullanıyorsunuz demektir. Bundan dolayı da, o halk müziğindeki tonları aramak için, nota bilmenin gerekli olduğunu görüyorsunuz. Çünkü nota bilmek işleri çok kolaylaştırıyor. Sadece kağıtta yazılan notaların sihrine kapılmayıp ta, hala aslını arıyorsanız ve o öğrendiğiniz notaları, duyduğunuz seslere biçimlemeye çalışırsanız, evet bu işi doğru yapıyorsunuz demektir. Ama, nota bilmek okumayı bilmek kadar gerekli bir olaydır.

● Yeniden dünyaya gelmiş olsaydınız tıp alanında isim yapmış birisimi olmak isterdiniz, yoksa büyük bir müzik adamımı olmak isterdiniz?

Ben şu andaki bu kombinasyondan çok memnunum. Doktorluk ve ozanlığın benim günlük yaşantımdaki yerinden çok memnunum. Bir rahatsızlık duymuyorum. Ama zaman zaman düşünmüyor da değilim. Acaba sadece müzik ile uğraşıyor olsaydım, nasıl olurdu? Şu andaki durumumu tercih ediyorum.

● Bu düşüncenizde, müziği parasal olarak bir gereklilik görmeyişinizin etkisi var mı?

Evet bununda etkisi var. Müzikten para kazanmak dünyanın en zor işlerinden bir tanesi. Diyeceksiniz ki doktorluk da öyle değil mi? Ama doktorluğun ayrı bir durumu var. Doktor olduğunuzda, en azından geçiminizi sağlayabileceğiniz bir meslek edinmiş olursunuz. Bunun dışında doktorluk da bir sanattır. Çünkü insanları iyileştirmek, kitaplarda yazılı olan bir iki tane ilacı vermek demek değildir. Bir insanı iyi etmek, o önerilen birkaç tane ilacın uygun zamanda, uygun şekilde ona verilmesiyle bağlantılıdır. Bu zincirlerden bir tanesi eksik olursa, hasta iyileşmez. Aynı şey müzikte , bağlamada da geçerlidir. Siz çok güzel söyleyebilirsiniz ama size eşlik eden enstrümanlara uymazsanız olmaz. Belirli bir geçmişiniz yoksa olmaz. Yanlış bir ses basarsanız kulakları tırmalar. Bu sanat değildir artık. Bundan dolayı ikisinin arasında, fazla bir fark görmüyorum. Hekimlikte sürekli insanlarla beraber olduğunuz için ,insan manzaraları yaşıyorsunuz. İnsanların acizliğini görüyorsunuz; zaman zaman insanların korkusunu yaşıyorsunuz; şiddeti, zorluğu yaşıyorsunuz. Bir anda bütün bunların sorumluluğunu taşıyorsunuz. Bu insanlara yakın olmak istiyorsunuz. Zaten duygusal anlamda hastayla bir bağ kuramazsanız, iyileşmesini de sağlayamazsınız. Yani kendinizi duygusal yönünüzle de ifade etmek zorundasınız. Bundan dolayı hekimlik te bir sanattır.

● Müzik ve tıp, ikisini de dolu dolu yaşıyorsunuz. Bu iki ana branşın sizdeki etkileşimi nasıl oluyor? Bu konuda kendinizde neler gözlemliyorsunuz?

Hastaların dertleriyle uğraşmak, onların sorunlarını bire bir yaşamak ve bütün bunların sorumluluğunu taşıyarak onları iyileştirmek çok zor bir iş. Duygusal anlamda çok güçlü olmanız gerekiyor. Bunları yaparken, orada hastalarımı hep ön plana almalıyım. Benim için birincil öncelik teşkil ediyorlar. Ama kendi sanatımı yaptığımda, orada yaşadığım duyguların hepsini bağlamamla daha iyi ifade ediyorum. Bağlamamı elime aldığım zaman Necati Özdemir’i ortaya koyuyorum ve kendimi anlatmaya başlıyorum. Dolayısıyla ikisi birbiriyle o kadar ilintili ki, zaten hekimlik olmasaydı ozanlıkta yapamazdım. Ozanda olmasaydım, hekimliği bu derece iyi yapamazdım. Mesela şuna çok dikkat ederim: ne kadar iyi saz çalıyorsam, sazla ne kadar çok uğraşmış isem aynı durumun teknik olarak ameliyata da yansıdığını düşünürüm. Ameliyatta bıçağı kullanmam, dikiş atmak, kesmek, preperasyon yaparken o andaki el becerilerimi düşünürüm. Onlar da bir anda şiir gibi, müzik gibi olmaya başlıyor. Bundan dolayı da, hekim olmadan ozan olmak ille de şart değil, ama bu konuda kendimi şanslı hissediyorum.

● Belli ki insanlardan aldığınız elektrik, onların o kötü halleri sizi dile getirmiş ve yaşadıklarınızı saza, söze yansıtmışsınız.

Şüphesiz bu böyle. Çünkü karşınızda bir insanı görüyorsunuz ve size umut bağlamış oluyor. O anda o insanın dışarıdaki sosyal konumu, maddi durumu, unvanı ne olursa olsun sizden yardım isteyen bir kişi olarak görüyorsunuz. O anda bir insanın ne kadar aciz olabildiğini hissediyorsunuz ve ona yardım etmek zorundasınız.

● Müzikle ya da genel anlamda sanatla uğraşanların kendi asıl mesleklerinde, diğer meslektaşlarına oranla daha başarılı oldukları söyleniyor. Bu konuda ne söyleyebilirsiniz?

Sanat , bir insanın kendini özgür hissedebileceği ortamlardan birisidir. Hayatın her alanında kurallar vardır. Ama sanatla uğraştığınızda bilinen bütün kurallar yok olur. Sanatınızla meşgulken her şeyden soyutlanmış olursunuz ve kendinizi ifade etmeye başlarsınız. Bu ifade ettiğiniz an da kendinizi en özgür hissettiğiniz andır. Her yerde kurallar vardır. Ama ben bağlamayı elime aldığım zaman, “hayır efendim, ben de bu tonu buradan basıyorum” diyebilme özgürlüğünüz vardır. Tabii onun da kendi kuralları içerisinde. İnsanoğlunun alacağı eğitimlerin en önemlisi, onu özgür düşünceye sevkedendir. Zaten düşünmeden bir iş yapıyorsanız o işi memur mantığıyla yapıyorsunuz demektir. Ama siz kendi işinize de, sanatsal mantıkla yaklaşmaya başlarsanız, daha özgür olursunuz ve daha iyi düşünürsünüz. Daha iyi düşününce de, daha iyi sonuçlar ortaya çıkar.

● Anadolu’daki ozanlık geleneğinden bahsettiniz. Mutlaka sizi de etkileyen bir takım isimler olmuştur.

Benim kendi içimde birebir hissettiğim, yaşadığım ozanların başında Aşık Daimi, Davut Sulari, Mahzuni gibi büyük ozanlar gelir. Onlar benim için çok önemli birer semboldürler. Hep onları taklit etmeye çalıştım. Yine ozanlık geleneği içerisinde Neşet Ertaş’ın kendi tarzıyla çalıp söylemesi beni çok etkilemiştir. Ama şunun farkına vardım ki, o muhabbet denilen kavram sadece Ozanlarda var. Muhabbet dediğimiz,
insanların duygularına hitap etme, bunu yaparken de onlara doğru bir şeyler aşılama, sadece aşıklık, ozanlık geleneğinde var.

● Bu kadar derinden bir şeyler hissettiğinize göre, Anadolu halk kültürünün önemli bir bölümünü oluşturan Alevi felsefesinden de besleniyor olmalısınız?

Alevi bir aileden geliyorum. Alevi camiası içerisinde de, bağlamanın çok büyük bir yeri olduğu zaten biliniyor. Ama ozan olmak farklı bir şey; Ozan olmak sadece sazı eline alıp çalmak değil. Tüm toplumlarda Ozanlık vardır. Ama Alevilikte çok daha ayrı bir yeri vardır. Bu yüzden Alevi olduğum için şanslıyım. Çocuklar daha küçük yaşlarda onu hissederler, bağlamayı benimserler. İlle de sen bu sazı çalacaksın denmez ama, bu gelenekselleşmiştir. Sazla tanışmam açısından da önemli bir etkendir bu.

● Birazda tıp konuşalım isterseniz. Mesleğinizdeki başarınızı yurt dışında aldığınız eğitime mi borçlusunuz? Tıp açısından Türkiye’deki eğitim sistemini dünya ülkeleriyle kıyaslar mısınız?

Tıp eğitimi, insan sağlığı, dediğimiz zaman çok geniş bir çerçeveyi kapsayan alan görürüz. Tıp eğitimi, böyle global olarak işte, Rusya’da gelişmiştir. Amerika’da daha iyidir, Almanya daha ileridir gibi genellemeler yapamayız. Ama bazı dallarda Türkiye çok ileridedir. Fakat bazı dallarda da henüz gelişme sağlanamamıştır. Sözgelimi kan hastalıkları, bulaşıcı hastalıklar yönünden Türkiye’deki yapı, dünyaya örnek gösterilebilecek derecede iyi durumdadır. Ama bazı bölümler, özellikle benim uzmanlık alanım olan damar Cerrahisi bölümünde Türkiye’de eksiklikler var. Özellikle Almanya başta olmak üzere İsviçre ve Avusturya gibi ülkeler bu konuda Amerika, Fransa gibi ülkelerden daha iyiler. Dolayısıyla benim Almanya’da öğrendiğim damar cerrahisi, hemen hemen dünya standartlarının üzerinde bir eğitim olmuştur.

● “Can Pınarı” albümünüz piyasaya ne zaman çıkacak? Bundan sonrası için projeleriniz var mı?

Bir senedir uğraşıyorum. Artık sonuna geldik. Şu anda kapakların yapımı ve çoğaltılması aşamasındayız. Haziran ayı içerisinde dinleyicilerin ellerine ulaşacak. Seyhan Müzik etiketiyle piyasaya çıkacak. Bu albüm çıktıktan sonra da, önceden belirlemiş olduğum bir hedefim var: 5 albümlük bir seri hazırlayacağım demiştim. Yani geriye 3 albüm kalıyor. Ama üretimimiz şu anda öyle bir durumda ki bu dört veya beş te olabilir. Götürebildiğimiz yere kadar götüreceğiz.

● Albümlerinizi kendi stüdyonuzda yapıyorsunuz. Neden bir stüdyo açma gereksinimi duydunuz? Bugün böylesi bir stüdyo kurmak, maddi olarak ciddi rakamlarla gerçekleştirilebilir. Bunun dışında diğer sanatçılara da stüdyonuzda çalışma imkanı sağlıyor musunuz?

Ben sanatımı yaparken özgür olmak istiyorum. İlk albümümü başka bir stüdyoda gerçekleştirdim. Ama orada kendimi çok kötü hissettim, özgür hissedemedim. Herkes bir şey söyledi. Mikrofonu tanımıyorsunuz; ortamı tanımıyorsunuz; kayıtları bilmiyorsunuz. Kendimi hareket alanı çok kısıtlı birisi olarak gördüm. Bu yüzden kendi stüdyomu kurdum. Diğer sanatçı arkadaşlarıma da burada, çalışma imkanı sürekli var. Çünkü onların, burada bir şeyler üretmesi de bana büyük bir şevk veriyor, keyif alıyorum.

● Sanatı kendiniz için mi yapıyorsunuz, yoksa başkaları için mi? Beğenilme ya da beğenilmeme kaygınız var mı?

Ben sanatımda kendimi anlatmaya çalışıyorum. Zaten sanatın içerisinde o vardır. Sanatçı, kendisini tanıma adıyla yola çıkar, kendisini ne derece tanırsa o kadar da tanımadığını anlar. Çünkü bu büyük bir süreçtir. Böylelikle kendisini anlatmaya ve dinlemeye başlar. Dolayısıyla insanlara sunabildiği de kendisidir. Ama bu ille de Necati ÖZDEMİR olarak değil, eser olarak sunuyorsunuz. Bu eserlerin hepsinde de benim hayatımdan izler görürsünüz. Amacımda bu zaten. Çünkü ben onları yaratırken, bir duygu seli içerisinde yarattım. Bu duygunun da insanlara ulaşması gerekiyor. Fakat bundan çok büyük bir kazanç beklemiyorum. Zengin olayım, şöhretli olayım veya insanlar beni mutlaka anlasınlar diye bir kaygım da yok. Ama anlaşıldığım yerde de büyük bir keyif alıyorum.

● Halk müziğiyle uğraştığınızı duyan hastalarınızın tepkisi nasıl oluyor?

Çok olumlu tepkiler alıyorum. Şimdiye kadar, hiç bir zaman hastalarım “hocam sen doktorsun, nedir böyle saz çalıyorsun, türkü söylüyorsun” demediler. Tam tersine birçoğu desteklediler. Hatta çok iyi hatırlıyorum. Hastalarımdan bir tanesi ki kendisi paşa torunudur. Hiç halk müziği dinlememesine rağmen, benim kasetten 50 tane aldı ve çevresine dağıttı.

● Çok teşekkür ediyoruz. Bizi ağırladığınız ve sorularımızı içtenlikle cevapladığınız için. Son olarak neler söylemek istersiniz?

Ozan Dergisine başarılar diliyorum. Çok iyi bir yoldasınız, bir eksikliği dolduruyorsunuz. Bunu da zaman içerisinde yakalayacağınıza ve hak ettiğiniz yere geleceğinize inanıyorum. Ozan Dergisi okuyucularına da bir başka dergiyi okur gibi okumamalarını söylemek istiyorum. Yani başka bir dergi gibi, sadece vakit geçirmek için okumasınlar. Ozan Dergisini okumakla da kalmasınlar; elden ele dağıtsınlar. Elden ele, kulaktan kulağa yayılsın. Ekonomik olarak da desteklesinler. Çünkü bu dergiye ihtiyacımız var. Ben de sizlere teşekkür ediyorum.

* * *

Kaynak:
OZAN – Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı:4, 2003

Arşiv & Yayına Hazırlayan
Abdullah Bozdemir
(Erzincan Nostalji)

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz