Ana Sayfa Hatıralar 150 Yıl Öncesinin Erzincan’ına Tarihi Bir Yolculuk: Aşçı Dede’nin Hatıraları (1. Kısım)

150 Yıl Öncesinin Erzincan’ına Tarihi Bir Yolculuk: Aşçı Dede’nin Hatıraları (1. Kısım)

3
250

Önsöz

Aşağıda okuyacağınız metin, 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış, Osmanlı bürokrasisinde kâtiplikten başlayıp tasavvuf yolunda “Aşçı Dedeliğe” kadar yükselmiş İbrahim Bey‘in meşhur hatıratının tarihçi Reşat Ekrem Koçu tarafından derlenen Erzincan bölümleridir. Yüz elli yıl evvelki şehir hayatını, memuriyet ve tekke yaşamını oldukça samimi bir üslupla anlatan bu eser, tarih ve toplum bilimi açısından oldukça değerli bir kaynaktır.

Dördüncü Ordu merkezinin Erzurum‘dan Erzincan‘a taşınmasıyla başlayan bu hatıralarda, şehrimizin ilk görüşte “cennet gibi bir yer” ve “bağlık bahçelik muazzam bir belde” olarak nasıl hayranlık uyandırdığına şahit olacaksınız. Yazı boyunca, Şeyh Mehmed Fehmi Efendi’nin (Şeyh Erzincani) etrafında toplanan manevi meclislere misafir olacak, üzeri yamalı meczup İrşadi Baba gibi sokaklarımızın renkli simalarıyla tanışacak ve Erzincan halkının gönüllü katkılarıyla inşa edilip Mevlid Kandili’nde coşkuyla açılan dergâhın yapım heyecanına tanık olacaksınız.

Sizi, bürokrasinin resmi evrakları ile dervişlerin zikirleri arasında gidip gelen, eski Erzincan’ın sokaklarında ve bağlarında nostaljik bir rüzgâr estirecek bu tarihi metinle baş başa bırakıyoruz.

Keyifli okumalar dileriz.

Abdullah BOZDEMİR


Reşat Ekrem KOÇU


HATIRALAR

Aşçı Dede Halil İbrahim
Bir Mevlevi’nin Hatıraları

AŞÇI DEDENİN HATIRALARI

Geçen asrın ikinci yarısında kaleme alınmış olan Aşçı Dede İbrahim Bey’in Hâtıraları, tarih ve cemiyet ilmi bakımından çok zengin ve kıymetli bir vesikadır. Her biri dörder beşer yüz büyük sahifelik üç ciltten mürekkep olan bu hâtıralar, Üniversite Kütüphanesinin Türkçe yazmaları arasında bulunmaktadır.

İstanbullu, orta halli, hattâ fakirce bir âilenin evlâdı olarak doğmuş, ilk rüşdiye mektebinde mahdud bir tahsil görmüş, sonra kâtiblikle memuriyet hayatına atılmış, evvelâ Mevlevî ve sonra Nakşibendî tarikatına intisâb etmiş olan ve hayatının sonlarında yine mevlevî olan, tarikatta Aşçı Dedeliğe kadar yükselen İbrahim Bey, kendisine mahsus zarif ve tatlı bir hikâye üslûbuna sâhibdir. Hâtıralarında, kuvvetli bir müşâhid olduğunu gösteriyor. Bu muazzam eserde yüz yıl evvelki Türk hayatı, İstanbul, Erzincan, Erzurum Şam, Hicaz ve Edirne vilâyetleri arasında dolaşmış bir memurun hayatı, o memleketlerin hâli, resmî dâireler, kalemler, tekkeler, tekke hayatı, şeyh efendiler, bu şeyh efendilerin nüfuzu pek şirin bir lisanla anlatılmıştır.

Ben, bu zengin ve kıymetli eserden, tahsili mahdut olan muharririnin hikmet konuştuğu yerleri ayıklayıp atarak sizlere en şirin, en güzel taraflarını sunacağım. Aşçı Dede İbrahim Beyin bâzı garîb hallerini ve aşırı derecede samimî itiraflarını hoş görünüz, Bu kitap ile kütüphânenize pek orijinal, inanın bana, pek kıymetli bir eser koyacaksınız.

İbrahim Beyin hal tercemesi bu hatıralarının içindedir. Ölüm târihini maalesef tesbit edemedim, yaşı yüze yaklaşmış olarak meşrutiyetin ilk yıllarında İstanbul’da vefat etmiş olacaktır. Hafızası çok zengin hâtıralarla dolu Edirneli Râkım Bey, memuriyetden Edirne’de emekliye ayrılan Aşçı Dede İbrahim Beyin ak sakallı bir pîr olduğunu söylemiştir. Nerede olduğunu bilmediğim kabri nûr ile dolsun.

Reşat Ekrem KOÇU


Erzurum’dan Erzincan’a

Asker ve Memurlara harp madalyaları – 4 Ordu merkezinin Erzurum’dan Erzincan’a nakli Erzincan Yeryüzünde bir cennettir – Şeyh Vehbi Hayyat’ın halifesi içi ve dışı mamur Şeyh Erzincani Fehmi Efendi – Erzincan’da her evde Muhammeddiye kitabı okunur – Erzincan’da Şükrüpaşa angaryası,

Paraları babama vererek Ramazan Bayramı’ndan sonra gerisin geriye gönderdim. Validemi, üveyanamı, karımı ve oğlumu alıp gelecekti.

Erzurum’da ilk tuttuğum ev ufak olduğundan Boyahane Mahallesi’nde iki katlı bir konak kiraladım. Babam da harem’le geldi. Sonra İstanbul’dan beratları ile beraber madalya nişanları geldi. Müşir Paşa Hazretleri gerek Asakir-i Şahaneye ve gerek memur ve katiplere dağıtmaya başladı. Bir gün Harbiye kalemlerinde ihsan edeceklerinden hepimiz Müşir Paşa’nın odasında sıraya gelip kendi eliyle asmaya başladı. Ben gittiğim zaman Müşir tebessüm ederek:

–  Ruznamçeci Efendi meselesinin sonuna yetişti, lakin müsalahadan haberi yok iken kendisini böyle ateşe attığı için meselenin evvelinde de bulunmuş gibidir!

Buyurdu, bana da bir madalya takıp beratını adıma doldurdular.
İki ay sonra babamla üvey anam İstanbul’a döndüler. Biz de işittik ki, Müşir Paşa ordunun Erzincan’a naklini yazmış. Erzurum’da bağ ve bahçe yoktur. Lakin Erzincan gayet de bağlık bahçelik imiş… O yaz Erzurum’da yazladık. Daha bahar gelmeden iradesi geldi. Harbiye kalemleri arabalar kiralayıp takım takım yola revan oldular. Ben de aile ve eşyamı alıp bir araba kiraladım. Süvariden de yanımızda bir iki atlı aldık. Hayvanlara bindik: “Destur!.. Erenler Şahi Efendimiz” diyerek Erzincan’a yollandık…

Yollarda zevk-u sefâ ile altı-yedi gün gittik. Bir gün erkenden konakladığımız köyden hareketle bir dağ üzerinden Erzincan sahrası göründü. Cennet gibi bir yerdi. Hatırıma: “Hazâ Cennât-i aden fedhülyâ hâ Hâlidin” lafz-ı şerifi geldi. Kelam arkadaşım Erzincanlı İsmail Efendi yüzüme bakıp:

Efendimiz, bu nutk-u alif nereden ve neden zuhûr etti?

Ehl-i tarik olduğumu söyledim:

– Acayip efendimiz… Ehl-i tarik olduğunuzu niçin bendenize beyân buyurmadınız? kulunuz da ehl-i tarikim… dedi.

Hangi tarikatta olduğunu sordum. Halide olduğunu söyledi ve Erzincan halkının cümlesinin Halidi tarikinden olduğunu haber verdi.

Erzincan ovasına indik. Amma nefsi Erzincan’a daha bir günlük yol var. Yolun iki kenarında muntazam ağaçlar… Sular akar… Bu manzaraları gördükçe:

– Aman İsmail Efendi. Arabaları şurada durduralım! biraz teferrüc edelim!..

Der idim. O

– Aman efendim… Erzincan’ı görürseniz bu hâl ile tecennün edeceksiniz. Daha burası Erzincan’ın pek aşağı köyleri demektir. Siz Erzincan’ı bir kere görün nasıl mamur yerdir… dedi.

(*) Görseller temsilidir.

İyi hatırımda değil, galiba 1273 Muharrem’i başarıydı, Yevm-i Aşûre gibi bir şeydi, Erzincan‘a girdik.

Erzincan şehri, görünüşü küçük muazzam bir beldedir. Dört tarafı çepeçevre dağ, ortası bir azım ovada bağ ve bahçeliktir. Orduy-u Hümâyûn Erzurum’dan hareketinden evvel, memurlar için elzem olan hânelerin tedariki için Erzincan’a emirnâme gönderilmişti. Herkese konak hazırlandığı gibi benim için de bir konak hazırlanmıştı. Doğruca oraya indik. İsmail Efendi de evine gitti. Dört-beş gün sonra bize geldi. Muhabbet esnasında:

– Erzincan’da büyük şeyhlerden kimler vardır? diye sordum.

– Hoca Fehmi Efendi Hazretleri vardır, zâhir ve bâtın pek büyüklerdendir, yani ehlullah’tan olduğuna şüphe yoktur. Halidi tarikatı halifelerindendir, Şeyh Vehbi Hayyât’ın halifesidir.. dedi.

– Aman İsmail Efendi bu cuma günü ziyaretlerine gidelim, haki payelerine yüz sürelim! dedi. Cuma günü hamama gittim. Temiz esvap giydim. İsmail Efendi geldi. Cami-i Kebire gittik. Erzincan’ın ufak mescitleri pek çoktur. Cami-i Kebir onlara nispetle böyle isim almıştır. Cuma namazında bütün ahali ve memurlar oraya gelirler. Camide bir aralık arkama baktım. Bir boz renkli aba içinde, başında arakiyye ve üzerinde beyaz sarık, başı aşağıda oturur bir zât var. İsmail Efendi:

– Şeyh Mehmet Fehmi Efendi bu zâttır! dedi.

Namaza kalktık. Şimdi yüzünü görmek mümkün… Lâkin başımı çevirip bakmama ihtimalim yoktur. Namazdan sonra kendisini hânesinde ziyâret edecektik. Ben:

– Çok oturmayalım! dedim, uşağa:

– Sakın çubuk doldurma!..

Diye tembih ettim şeyh’in evi, Cami-i Kebirin hemen bitişiğinde gibi kırk-elli adım ötede idi. Kapusunun önünde Dağistâni İbrahim Paşa’nın hayvanı duruyordu. Onlar da orada imiş… İsmail Efendi ile beraber ufak bir merdivenden çıktık. Oturdukları oda uzun bir oda idi. Paşa odanın üst başında ocak yanında oturuyordu. Dört-beş memur daha vardı. Şeyh de odanın kapusu dibinde oturmuştu. İsmail Efendi önde, ben arkada, İsmail Efendi girince Şeyh ayağa kalktı. O kalkınca orada bulunanların hepsi ayağa kalktı. Gözucuyla baktım: Gaayet uzun boylu ve gaayet zayıf ve naif, buğday renkli, yüzü nurlu, gözleri mestâne bakışlıydı. Mübarek eline el vurdum, meğer âdetleri imiş, kimseye el öptürmezler imiş. Mevlevi usulü gibi, elini öpenin elini öpermiş. Beraberce el öpüştük. İsmail Efendi bizi: “Ruznâmçeci Efendi bendeniz” diye takdim etti “Maşaallah… Berekallah” dediler. Karşısında yer gösterdiler. İltifat edip hal ve hatır sordular. Başım aşağıda cevap verdim:

– Yâhû!.. Efendi Hazretlerinin çubuğunu getirin!..

Diye emretti. Çubuk içmediğim arz olundu. Kahve içtik.

Şeyh gayet sıkıldığını anlayınca İbrahim Paşa ile konuşmaya başladı. Orada bulunanlar bu hâlime gaayet taaccüb ettiler. Ruznâmçeci Efendi’nin Hoca Efendi’ye bu riâyeti ne acâibdir, dediler. Nihayet ruhsat talep ettik. Müsaade buyurdular. Öpmek üzere elini tuttum. O da elimi tuttu, lâkin bu sefer elimi hafifçe sıktı. İşte oradan kendimi dışarı nasıl attım bilmiyorum. Bu anda ne olduysa oldu… Mecnun gibi: “Yürü Leyla!.. Ben Mevlamı buldum!” dedim.

O kış Erzincan’da Fehmi Efendi huzurunda zevk-u safâda idik. Orduy-u Hümayundan başka Erzincan’da geçen harp münasebetiyle hesaplarını gördürmeye gelmiş pek çok ümerâ  ve zabitan vardı. Erzincan ise ufak bir yerdi. Bu kadar halkı alamayacağından artık evlerin ahırlarına ve ahır şekillerine varıncaya kadar insan dolmuştu. Eğer kış şiddetli olsaydı çok sıkıntı çekilecekti.

Şeyhin evinde çoktan beri hizmetlerinde bulunan sadâsı fevkalâde güzel ve yüksek Erzurumlu bir derviş İsmail Efendi vardı. Şeyh Efendi, Derviş İsmail’e Yazıcıoğlu’nun kitabını yani Muhammediye’yi okutturuyordu. Muhammediye okunurken bana başka sadâ ve manalar gelir. İki gözlerim kan çanağına dönerdi.

O yıl Ramazanın dört veya beşiydi, Müşir İsmail Paşa Üçüncü Ordu’yu Hümuyun Müşir olup Erzincan’dan hareket etti. Şeyh Mehmed Fehmi Efendi ile beraber cümle ümerâ ve zabitan kendisini teşyi ettik. Bir dağın eteğine yakın bir yere kadar gittik. Koca İsmail Paşa, koca Müşir-i zişan Şeyhin ayağına kapanır gibi bir şeyler icra ederek, Şeyh de onu eliyle tutup boynuna sarıldı. Muhabbet ettikleri yer gayet güzel ve mürtefi idi. İsmail Paşa yanlarında bulunan Derviş Paşa’ya:

– Buraya bir mükemmel bir kışla, bir de hastahane yaptırmasını gönlüm arzu eder, o işe siz himmet buyurunuz.

Diye irade buyurmuşlardı. Aradan biraz müddet geçince, İsmail Paşa’nın işaret buyurdukları noktaya mükemmel bir kışla ve hastahane bina ve inşa olunmuştur.

O senenin Ramazanı şerifi gelmişti. Bir gün Derviş Paşa, Defterdar Efendi ve hazı zevat-ı kiram ile Şeyh Efendi birlikte olarak bir zatın bahçesine iftara gittik. O bahçede pek çok menekşe vardı. İftardan evvel menekşe toplayıp çayı yaptık. Bayram ertesi bahar mevsimi tamamiyle gelmişti. Ahali bahçelere nakletmeye başladı. Memurin, ümarâ ve zabitan da bahçe kiralamaya başladılar. Ben de Şeyh Efendinin bahçesinden bir bahçe aşırı Tekbastı Mustafa Efendinin bahçesini tuttum. Aramızda yine Tekbastılardan Şerif Efendinin bahçesi vardı. Beşinci Ordu Müşiri Kerim Paşa, bizim Dördüncü Orduya Müşir oldu. Şam’dan Erzincan’a geldi. Şeyh Efendi “Hoşgeldin” ziyaretine bir kaç gün geç gittiler. Sonra etraftan Havadis olundu ki: “Ulemâlar kendisini ziyarete gittiğinde Müşir Paşa ayağa kalkmamış da, papazlar gittiğinde ayağa kalkmış.”

Şeyh Efendiye sordum:

– Evet pekâlâ etmiştir!.. Bizim hoca efendiler yerlerinden hareketlerinde, daha Müşir Paşaya varmazdan evvel gönüllerine gelir ki, acaba Müşir Paşa bize bir şey ihsan eder mi diye? Paşa da bunu hisseder, onlarda yüz çevirir. Lâkin papazlar bunun aksinedir, hanelerinden çıkmazdan evvel acaba Paşa Hazretlerine bir şey takdim etsek kabul buyururlar mı, diye düşünürler!.. dedi.

Birkaç gün sonra Şeyh Efendi de Paşanın ziyaretine gitti. Amma Paşa Hazretleri odanın yarısına kadar gelerek karşılamış.

Yine bugünlerde Derviş Paşa Merkez Kumandanı olup İstanbul’a gitti. Yerine Ahz-ı Asker Reisi olan Ferik Şükrü Paşa geldi. Fakat sebep ve hikmetini bilmem, ne oldu, ne Şeyh Şükrü Paşayı ziyarete gitti, ne de Şükrü Paşa Şeyhin ziyaretine geldi.

Bir müddet sonra Erzincan ahalisi arasında bir gulgule zuhur etti. Rus harbi sırasında askerlerden kaçanları yakalayıp angaryada kullanmaya başladılar. Bu nizamı Şükrü Paşa yalnız Erzincan ahâlisine hasretti. Artık haklı haksız şunun bunun evlatlarını tutup “Sen firarisin!” diyerek zaptiyeye verirlerdi. Ahali de Şeyh Efendiye gelip istimdâd ederdi. Şeyh Efendi Şükrü Paşaya: “Bu nizamlarına bir şey demeyiz. Lâkin bu nizâmı yalnız Erzincan ahâlisi hakkında icrâ etmemeli, cümle ahâli hakkında icrâ etmeli… Şunun bunun evladını haklı haksız bir takım ehl-i garaz ve hasedin sözüyle çekip almak münasib değildir” diye haber yolladı. Fakat neticesiz kaldı. Sonraları Paşa beni de azarlamaya başladı. Anlaşıldı ki bu adam böyle fakir ve miskin tarikat ehli olanların düşmanıdır. Zâten kendisi işret ve diğer ef’âl-i zemine ile meşgul olup namaz ve niyâz bilmezdi.


ERZİNCAN’DA DELİ GÖNÜLE UYGUN ESEN RÜZGAR

            İrşâdi Baba’nın bitleri – Tekkede yağma olan maaş – Harputlu kalender şâir – Esrarkeş Misto – Küçük Güzel İbrahim ile dervişâne bekâr hayatı – Bektâşi mşreb Osman Efendi ve İbrahim’in saçları – bir Hâlidi şeyhinin hayatı.

Erzincan’da mecâzibden bir İrşâdi Baba vardı. Ahvâli acib bir adamdı. Başında olan külâhın üzerinde, mübalâğa olmasın, beşyüz adet renkli renkli basma ve bez parçaları dikilmişti. Sırtındaki aba yüz bin parçadan idi. Kendisi kısa boylu, kara sakallı bir zât idi. Üzerinde olan bitlerden insan yanında oturmasını istemezdi. Bunun da merakı ben idim. Şeyh Fehmi Efendi bu adama çok riâyet ederdi. Gelir, doğruca Şeyhin yanına otururdu. “Ruznâmçeci Baba… Gel” diye beni çağırır, iki ayaklarını uzatarak:

–  Şu ayaklarımı ov!..
Der, ben de kemâl-i edeb ve huzurla karşısında diz çöker, iki ayağını ovardım. Sonra oradan alıp doğruca evine götürür, tekmil elbiselerini çıkararak tandıra silkelerdim, bitlerini ayıklardım. Karnını doyururdum. Bir gün bu hâli Defterdar Efendi gördü, gaayet teaccüb etti:

–  Ruznâmçeci Efendi! Nasıl tahammül ediyorsunuz?.. dedi.

Yirmibeş sene sonra Defterdar Efendi Suriye Valisi olmuştu. Ben de Şam’da kendisiyle buluşmuştum. Unutmamış:

– Canım efendim! Dedi, o İrşâdi Babaya nasıl hizmet ederdiniz?..

– Evet!.. O zamanda ben de bilmem ne idi?.. O ne aşk, o ne muhabbet idi? Şimdi olsa öyle hizmetler edemem! Dedim.

Validem hastalandı. İstanbul’a gitmek istedi. Onu, karımı ve oğlumu Kandilliye, babamın ve büyükanamın yanına gönderdim. Rüzgâr, yine deli gönlümüm muradına esti. Onları gönderdikten sonra ufak tefek gibi şeyleri başımdan defederek doğruca Şeyh Efendinin hânesine naklettim. Fehmi Efendi’nin de arzuladığı bu idi. Zâten kendisinin başkâtibi gibi bir şeydim. Mübalâğa etmeyeyim, posta ile Ordu Kumandanlığına gelen mektupların üçte biri kadar mektup da Şeyh Efendiye gelirdi. Bunların kimisi muhabbetnâme, kimisi şahsi işlere aitti.

Artık maaşım ve tayin bedellerim, dervişlere, şuraya buraya yağma gibi dağılırdı. Hatta o kadar ki, validemin ve haremimin İstanbul’a gitmesiyle bir hayli de borca girmiştim. Şeyhin bahçesindeki ağaçlara ve çiçeklere bakan Tokat’lı bir Hacı Hasan vardı. Evlâdü ayâli Tokat’da idi. İlkbaharda gelir, kış olunca, Tokat’a giderdi. Köse, gaayet nekre ve tuhaf adamdı. Arada bir bana nasihat ederdi. Lâkin ne fayda… O zamanlar deli gibiydim.

Bir sabah Şeyh Efendi’nin bahçesinde ihvân ile esmây-ı muhabbetle buna dair çok sözler oldu:

– Şeriatta o senindir, bu benim, tarikatta hep senindir, hem benim, hakikatte ne senindir, ne benim! Mesalâ sakomu birisi alır, pekâlâ, onun imiş aldı, al efendim!.. diye teslim etmeli! dedim.

Lâtife ettik. Kalem vakti geldi, gittim. Öğle namazından sonra ikindi namazına hazırlanmak için bahçeye indim ki abdest alacağım. Sakoyu çıkarırken baktım ki arkadan birisi çeker, küçük efendilerden birisi riâyeten çekiyor sandım. Bir de arkama döndüm, Harputlu, şuarâdan meşhur Kalender, ismi şimdi hatırımda yok, bilmem ne baba, hemen: “Hu!.. Erenler!..” deyip aldı sakomu giydi. Doğruca meclise ve kalemlere gidip:

– Baba Ruznâmçecinin sakosunu aşırdık!

Diye gezmeye başladı. Sabahki muhabbetten ötürü aslâ renk vermedim. Abdest alıp ince bir hırka vardı, onunla odaya geldim. Aman şimdi kalemlerde herkese bir gayret geldi. “Niçin bu harabâtı, Ruznâmçeci Efendinin sakosunu alsın?!” diyerek herifin üzerine hücum ettiler. Kimi para verir: “Sat bana!” der. Kimi cebren kendisinden almak ister. Cümle efendilere:

– Beni severseniz bu harabâtiye dokunmayın! Ben bu sakoya zâten ona verecektim! dedim.

Akşam Şeyh Efendinin hânesine geldik. İhvân sako meselesini haber almış. Onlara da bir telâş ârız oldu. Neyse onları da susturdum. Şeyh Efendi gelince ihvânın ileri gelenleri meseleyi arzettiler: “Cenab-ı Hak insanı bâzan içkiye, bâzan dervişe, bâzen eşkiyaya soydurtur. Cümlesi hoştur!” dedi.

Bir gece yatsıdan sonra Şeyh Efendi vesâir ihvânla beraber muhabbet ederken, oda kapusundan içeriye Erzurumlu harabâtı Mustafa denilen adam girdi. Buna Mustafa’dan galat Misto derlerdi. Aslında büyük bir tüccar imiş, ismi de Mustafa Ağa imiş… Sonra aşka uğramış, ne kadar mal ve emlâki varsa dağıtmış, evlâd-ü ayâlini terketmiş, harabâtilik yoluna girmiş… Bâzan Erzurumda kalemlere gelip tuhaf Fârisi beyitler okur, herkes de sadaka verirdi. O zamandan bilirdim. Şeyh ayağa kalkıp odanın ortasına kadar karşıladı:

– Buyurun erenler! Vakitsiz nereden geliyorsunuz?!

Diye iltifat etti. Yanına aldı. Misto’nun ahvâli mâlum:

Baş açık, yalınayak, kokudan yanında durulmaz! Şeyhin bu kadar iltifatını âdeta kıskandım. Hemen yemek çıkarttı. Yemekten sonra Misto:

– Fehmi! Sırtındaki abayı ver, bir adet de altın ver!.. dedi.

Şeyh Efendi:

– Yok! İkisinden birini iste, ya abayı, ya lirayı!.. dedi. Öbürü ısrar etti:

– Ya Fehmi ikisini de isterim!

Ben Erzurum’a kaleme giderken bu adama yolda rast gelirdim. “Efendi para ver” derdi. Harabâtı ve sarhoş herif diye hiç aldırmazdım. Şimdi Şeyhimizin üzerinde bulunan aba ile bir de altın istemesi beni çok kızdırdı. Şeyh Efendi: “Hele sabah olsun bakalım, karar veririz” dedi. Yatsı namazından sonra Şeyh hareme çekildi. Misto kahve ocağına gitti Tekkede benimle Tokatlı bahçıvan Hacı Hasan kalırdı. Diğer İhvân evlerine giderdi. Bir de ahırda ahır hizmetçileri yatardı. Erzurumlu Misto sabaha kadar mırmır bir şeyler söylendi. Sıkça sıkça dışarı çıktı. Her ne hâl ise sabah oldu. Abdest almak için aşağı indim. Odama döndüm. Direkte asılı olan sırma işlemeli havlumu aldım ki, yüzümü sileyim, canım efendim, havluda bir kerih koku ki târif olunmaz! Bir de baktım ki, o canım sırma işlemeli havlunun ucuna Misto esrarını yıkadıktan sonra elini silmiş. Kan beynime sıçradı! Kahve ocağına koştum, Misto nargileyi esrarla doldurmuş, fokurdatıyor!

– Niçin havluma esrar sildin habis!

Dedim. Vevab vermedi, nargile fokurdattı. Artık ağzımı açtım:

– Binamaz sarhoş, dervişlik satar!..

Diye tekdire başladım. Cevabında:

– Kahpe dünya!.. Sabahleyin git bulaşma!dedi

Bunun üzerine bütün bütün sinirlendim:

– Ben seni Erzurum’dan da bilirim, halktan para dilenirsin! dedim.

– Biz fakiriz, dileniriz, sen dilenme! dedi.

Tokatlı Hacı Hasan geldi;

– Aman efendim, af buyur, bu bir harabâtidir, sabahleyin incitmeyin! dedi.

Şeyh Efendinin de haremden çıktığını gören Misto kahve ocağından geldi:

– Ey!.. Ver bakalım, gideceğim! Dedi

Fehmi Efendi’den abayı ve altını aldı.

Sonbahar geldi. Herkes bahçelerden şehre nakil tedârikine başladılar. Şeyh Efendimiz: “Böyle altı aydan bir kere bahçeye nakletmektense bir ciheti ihtiyar etmeli, orada oturmalı” dedi. Bunu müzakere etmek üzere Sarıgüzele Şeyh Hayyat damadı Abdüssamed Efendiye gittiler. Abdüssamed Efendinin de efkârı çoktan beri bu yolda imiş. Şehre gitmekten vazgeçtiler. Bahçe konağında kaldılar. Ama bana bir şey söylemediler. Yani siz de şehirde filân yerde, yâhut falan yerdeki konağı kiralayın demediler. Nihayet bir gün beni huzurlarına çağırarak:

– Bu kış Abdüssamed Efendi de bahçede kalacaktır, şehirdeki evlerini kimseye vermeyeceklerdir, onu size terk buyurdular… Gidin, teşekkür edin! Dedi. (…)

Biraz da Şeyhimiz Fehmi Efendinin kıyafetinden bahsedeyim. Başlarında arakiyye üzerinde beyaz sarık vardı, ama öyle hoca efendilerinki gibi büyük değildi. Sarığı katlayıp düzgün olarak sarmazlardı, yâni ince bir dülbendi şöyle hafifçe dolarlardı. Ayaklarında ekseriye elifi biçimi çuha şalvar ve bir renkli kısa mintan bulunurdu, mintan da ya çuhadan, ya yekrenk Acem şalından idi. Öyle allı güllü, çiçekli basma entari kullanmazlardı. Bellerine düz renkli, başları nakışlı Acem şalı sararlardı. Arkalarında dâima ya düz renk Acem şalından veya şaldan iç hırkası tâbir olunur bir hırka ve daha üzerinde, kış ise boyluca kürk, yaz ise maşlah denilen Acem abası bulunurdu. Bâzen Şam hırkası, bir defa siyah cübbe giydiklerini gördüm. Lâkin ekseriya giydikleri Van abasından içi çuha kaplı sako idi. Kış için siyah ve kahverengi, yaz için beyaz Van abasından, kalem efendileri gibi boyu uzunca sako giyerlerdi. Ayaklarında dâima siyah mest ile siyah mergup ve bâzen âdeta esnafların giydiği gibi siyah yemeni bulunurdu. Hoca efendiler gibi binmiş, cübbe ve sarı mest papuç giydiklerini görmedim. Bir defa da kış mevsimde uzun kırmızı çizme giyip çarşıdan eline hurcu alıp içinde et olduğu halde gelirken gördüm. Zayıf ve nahifdi. Kışın şiddetine dayanıklı değildi. Yünden yapılmış gibi beyaz abadan iç mintanı ve ayaklarına iç donu giyerlerdi. Frenk malından fanilâ asla giymezlerdi. Evvelleri mavi çuhaya kaplı bir kürk giyerlerdi. Sonra Çerkez Hasan nâmına bir dervişe beyaz kuzu postundan boyunca bir kürk yaptırttı. Bir şaldan entari giyerlerdi. Ellerine yirmi otuz habbeden ibaret ufak bir teşbih alırlardı. Doksan dokuzlu teşbih almazlardı. Ellerinde dâima çarhı felek gibi döndürürlerdi. Yaz ve kışın şemşiye kullandıklarını görmedim. Ancak kışın, başlarına düz siyah Acemkâri şal sararlardı. Yazın pek sıcaklarda hayvan üzerinde şehre gelirken eline bir ağaç dalı alarak onun yaprakları ile gölgelenirdi. Kışın ellerine yapağıdan mâmül Kürd işi tek parmaklı eldiven giyerlerdi. Bindikleri hayvanın üzerinde Erzurumkârı bir eğer vardı. Üstüne siyah tüylü yamçı atılmıştı.

Konağının her biri umur ve hususunun tesviyesi için vekilharç gibi Yusuf Ağa nâmında aylıklı bir adam vardı. Damadları Tahir Efendi de her hususa ayrı nezâret ederdi. Fakat ekseriya evine lâzım gelen şeyleri Fehmi Efendimiz bizzat satın almak üzere şehre teşriflerinde, hayvanın arkasına iki gözlü ufak bir heybe koyarlardı. Sâir esnaf ve ahâli gibi şehre gelirlerdi. Sofrasında misafir eksik olmazdı. Fakat kendisi, ancak misafirlerini teşvik için yemek yerlerdi. Elleri yemekten kesilmezdi, fakat kuşburnu suya batırıp çıkardıkça ne mikdar şey alabilirse, parmakları sahandan o kadar şey alırdı. Fehmi Efendi bir ahlâk-ı mücessemdi.

Devamı… (2. Kısım)

(*) Görseller temsili olarak AI ile üretilmiştir.

* * *

Kaynak:
Hatıralar, Aşçı Dede Halil İbrahim
Reşat Ekrem Koçu

Arşiv & Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir
(Erzincan Nostalji)

3 YORUMLAR

  1. Sevgili arkadaşlar Erzincan ile ilgili bu güzel yazıyı okuyunca hemen Sevgili Kemahlı Şairimiz İbrahim Sevindik’in o meşhur “Benim Köyüm” şiiri aklıma geldi. Ben de bu güzel şiiri sizlerle paylaştım. Selamlar.

  2. BENİM KÖYÜM
    Baharda şenlenir bağı, bahçesi
    Kokusu başkadır benim köyümün
    Unutturur adama gamı, kederi
    Havası başkadır benim köyümün
    XXX
    Akşam olur herkes döner evine
    Can kurban inan ki benim köyüme
    Gülabi’nin torunları derler bizlere
    Özü başkadır benim köyümün
    XXX
    Yeşil yeşil meşeleri var dağında
    Meyve ağaçları çiçek açar bağında
    Her çeşit otlar yeşerir toprağında
    Yeşili başkadır benim köyümün
    XXX
    Köyümün kenarından akar çayı
    Kıvrım kıvrım dolanır sular tarlayı
    Unuttum sanma orda olmayı
    Dostluğu başkadır benim köyümün
    XXX
    Yaz gelince çıkarlar yaylaya
    Gurbetçiler hasretle döner sılaya
    Benden selam olsun Aziz Ağa’ya
    Sevgisi başkadır benim köyümün
    İBRAHİM SEVİNDİK

  3. Sevgili arkadaşlar Erzincan ile ilgili bu güzel yazıyı okuyunca hemen Sevgili Kemahlı Şairimiz İbrahim Sevindik’in o meşhur “Benim Köyüm” şiiri aklıma geldi. Ben de bu güzel şiiri sizlerle paylaştım. Bu güzel paylaşımınız için çok teşekkürler.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz