
BİR İSTANBUL SEYAHATİ
Ruznamçeci efendinin borçları – Fes hurcda, arakıye başda – Trabzon Valisini
Şaşırtan kıyafet – İstanbul’daki işler – Ayasofya’da Erzurumlu Şeyh Hüseyin Efendinin Konağı ve Abdülmecid’in gözden düşmüş odalığı – Sadrâzam Koca Reşidpaşa’yı mevkiinde tutan Haşim Baba – Erzincan’a dönüş – Dördüncü Ordu’nun merkezi tekrar Erzincan’dan Erzurum’a naklediliyor – Erzurum’da Kadiriye Şeyhi İsmail Efendi – Erzurum’da İstanbul usulü bir âyin – Erzurum’da müftü efendi ile şeyh efendi rekabeti.
Bu sıralardaki bazı aile vukuâtını kısaca kaydedeyim. Babamı , karımı ve oğlumla beraber Erzincan’a getirttim. Erzincan’da bir kız evlâdı ile tâze bir dul bularak babamı üçüncü defa evlendirdim. Benim bir ikinci oğlum oldu, adını Sâlih koyduk. Babamın İstanbul’da bırakmış olduğu ikinci haremi de “Ya gelsin, ya beni bıraksın” diye Bâbıaliye arıza vermiş. Erzurum valisine emirnâme gelip vilayetten Dördüncü Ordu Müşirliğine yazılmış, Abdulkerim Paşa da bana irade buyurdu. Akşam Şeyh Efendimize meseleyi arz ettim. Bunun halli, ve vâlidemi de alıp Erzincan’a getirmek üzere benim İstanbul’a gitmekliğime karar verdik. Abdülkerim Paşa kırksekiz gün izin verdi. Lâkin şuraya buraya bir hayli borcum vardı. Bu borç, evvelce haremimin ve annemin İstanbul’a gitmesi, sonra babamın ve haremimin Erzincan’a gelmesi, babamın evlenmesi maddesi, benim de aşk ve muhabbetle akçe ve mal gözümde olmayıp “Yağmadır!.. Alan alsın!..” diye harman savurmam yüzünden olmuştu. Şeyh Efendi:
– Bu borç size mânevi bir zincirdir. Aslâ terakki demezsiniz… Ancak maaş ve tâyinatınızdan bunun için bir miktar şey bırakın!.. dedi.
On bin kuruş kadar hazinede bir alacağım vardı. İstanbul’da da babamın bir hayli borcum vardı. Onun da ödenmesi lazımdı. Boşayacağı kadının nikah ve nafakası gibi şeylere de para lâzımdı. Bu on bin kuruşu onlara ayırarak benim borçlarım hâliyle kaldı. O zaman hazinede para bulunmadığından on bin kuruş için Trabzon Mal Müdürlüğü’ne bir sened-i mahsus alındı. Bir mekkâre hayvanına binerek bir başıma Trabzon’a hareket ettim.
Pantolon, sako ve fesi hurca koyup arakiyye üzerine beyaz sarık ve entari üzerine maşlah ile hayvana bindim. Trabzon’a bir sabah erkenden vâsıl oldum. Sevk memuru Binbaşı İbrahim Efendiyi bulup:
– Azizim bir gün evvelce bizi buradan İstanbul’a aşırmalı! Dedim.
– Bu akşam üzeri kalkacak Nemçe postası vardır! Dedi.
– Tamam! Dedim, lâkin on bin kuruşluk sened-i mahsus vardır, bunun çaresi?
– Buyur, beraberce vâli Beyefendiye gidelim gümrüğe havâle alıp oradan hemen alırız! Dedi.
Hemen hükümete gittik, o zaman Trabzon Valisi olan İzzet Paşa’nın odasına girdik. Binbaşı İbrahim Efendi kıyafetimden ziyadesiyle sıkılıp:
– Pantolon, sako ve fesinizi giyseniz iyi olur.
Demişti. Ben oralı olmamıştım. Arakiyye ve maşlah ile gittim. Vali Paşa Dördüncü Ordu Müşirinin tahribatını okudu:
– Ruznâmçeci İbrahim Efendi nerede? Dedi.
Binbaşı beni gösterdi, Vali bana gözucuyla bakarak tahriratı tekrar okudu:
– Canım efendim, ben Ruznâmçeci İbrahim Efendiyi soruyorum!
Diye tekrar etti. Bunun üzerine İbrahim Efendi:
– Efendim, Ruznâmçeci bu zattır, kendileri dervişlerdendir, derviş elbisesine ziyadesiyle muhabbetleri vardır, yol haliyle de bu elbise ile bulunmuşlardır! Huzur-u âlinize acele ile geldiler, vakit bulup da hurcdan elbiselerini çıkarıp giyemediler! Dedi.
İzzet Paşa bana dikkatli baktı:
– Hüdâ hakkı için fevkalede sıkıldım! Hürmette kusur ettim.. Rica ederim böyle kıyafetle gezmeyiniz! Elbisenin dervişliğe ne zararı vardır? Dediler.
İltifat edip yanlarına aldılar. Derhal gümrüğe havele ilmühaberi yazdırtılar. Ben de Vâli Paşa’dan çok sıkıldım. Ne çâre, küstahlık oldu bir kere!
Hemen gidip paraları aldım. İkindiden sonra vapura binerek İstanbul’a hareket ettim. Defterdar Hâlet Beyefendi, Rusya seferi hesaplarının görülmesine memur komisyonun reisi idi. Validemi ve akrabalarımı ziyaretten sonra kendilerini gidip gördüm. Beni görünce sevincinden odanın ortasına kadar koşarak boynuma sarıldı. Erzincan’a dönünceye kadar hiçbir yerde kalmayacağımı bildirdi. Kendilerine Şeyh Efendimizin selamlarını getirmiştim. Fehmi Efendi: “Hâlet Beyefendiyle beraber Erzurumlu Şeyh Hüseyin Efendiyi ziyaret edip selamımı götürün, oradan Eyyub’da mecâzibullahdan Hâşim Babayı ziyaret edin. Kendisi âlem-i hayret ve cezbeder, bir şey söylemeyin, ne söylerse dinleyin” diye tenbih etmişti. Ancak gündüzleri validemi ziyaret ediyordum, yol hazırlığına bakıyorduk.
Erzurumlu Şeyh Hüseyin Efendi’nin konağı Ayasofya Cami-i şerifi ittisalinde, yol üzerinde bir büyük konaktı. Bu konak, Sultan Abdülmecidin odalıklarından bir kadın tarafından alınıp Şeyhe hediye edilmişti. Hikâye şöyledir:
Padişahın bu kadına alakası varmış, fakat hernasılsa bir vakit kendisinden soğumuş. Kadın tekrar kendisini sevdirmek için hocalara, şuraya buraya düşmüş. Bir fayda görmemiş.. O zamanlar Şeyh Hüseyin Efendi de İstanbul’a yeni gelmiş, Süleymaniye tarafında bir zâtın konağında misafir imiş… Kadın bunu haber alıp oraya gitmiş. Keyfiyeti Şeyh Hazretlerine arz etmiş… Hüseyin Efendi: “Biz öyle nüsha yazar, okur üfler şeylerden değiliz. Bir kalender fakiriz!” diyerek kabul buyurmaz. Konak sahibi tarafından da rica olununca kadını huzurlarına çağırtmış: “ Biz öyle nüsha bilmeyiz, okur üfler şeyhlerden değiliz. Bizimki ancak bir nazardır. Haydi git, sarayda Zât-ı Şâhâne şimdi sizi arıyor!” der, hâtun bu sözden birşey anlamayıp saraya giderken, yolda, Baltacıların herbiri bir hayvan üzerinde, karşılaşmışlar: “Aman efendim, Zât-ı Şâhâne acele sizi arıyorlarmış” demişler. Kadın saraya gidip Huzur-a Şâhâneye çıkmış… Abdülmecid Hanın eski alakası on misli fazla olmuş… Kadın ertesi gün hemen Hüseyin Efendinin huzuruna gelmiş, ayaklarına kapanıp yalvarmış, Ayasofya’daki konağı alıp Şeyh Efendiye hediye etmiş…
Defterdar Hâlet Beyefendi ile kendisini erkenden ziyârete gittik. Alt katta bir ufak odada oturuyorlardı. Kendisi ufak bir erkân minderinde idi. Yukarı minder baştanbaşa her cinsten adamla dolmuştu: Paşa mâzulü, Yeniçeri eskisi, Bektaşi fukarası, hoca efendiler, kalenderler zümresi… Sanki Sefine-i Nuh gibi… Şeyhin başındaki sarık gayri muntazam… Abanın yakası bir tarafa gitmiş, bağrı açık… Bir perişan halde oturuyordu…
O zamanlar İstanbul’daki dervişlerin ve şeyhlerin kutbu meczube Hâşim Baba imiş. Sâbık Sadrâzam Reşid Paşa Hazretlerini bu zât tutarmış.
Bana şöyle bir vak’a anlattılar:
Reşid Paşa’nın birinci parlak zamanında, Şehzâdebaşında Direklerarasının arkasında ve kahve dükkânının ittisâlindeki medresede, o zaman ulemâdan, mazanneden bir zât otururmuş.. İsmine İmâm-ı Âzam derlermiş.. Bu zât nakletmiş: Bir gece rüyâsında bir sahrâda bulunmuş… Görmüş ki o sahrânın ortasında dervişler halka olmuş otururlar… Yaklaşarak sormuş, bunlar kimdir demiş. «Sen buraya nasıl geldin?.. Bu meclis kutublar meclisidir, her şey bu meclisde hallolunur.» demişler. İmâm-ı Âzam «Aman demiş, şu Sadrâzam Reşid Paşanın yüzünden bu dîn-i mübîn gaayet zayıf düştü, bunun bir çâresine bakılsa!» demiş. Cevabında o derviş: «Benim elimden gelmez, ancak şu karşıda oturan zât bu meclisin reisidir, ona arz ediniz.» demiş. Bu reis Hâşim Baba imiş.. Dervişlerin konuştuklarını mesele bittikten sonra o derviş meclise hitâben: «Sadrâzam Reşid Paşa’yı istemiyorlar!..» demiş. Cümlesi tasdik etmiş. Ancak meclisin reisi bulunan bu zât: «Evet, biz de biliyoruz. Lâkin ne çâre ki, daha onun eliyle görülecek işler var. Tamam olmadıkça olamaz!» buyurmuşlar. İmâm-ı Âzam bu sözden canı sıkılarak uyanmış.. Görmüş ki rüyâdır. Sonra 1270 tarihinde Rusya muharebesi açıldı. Filhakika Reşid Paşanın eliyle İngiliz ve Fransız askeri ve donanması gelip bize yardım ettiler. Kimsenin burnu kanamadan yine dönüp gittiler. İşte Reşid Paşanın memuriyeti bu imiş…
İstanbul’da bulunduğum sırada süt biraderim İkinci Mâbeyinci Ahmed Beyi de ziyâret ettim. Sultan Mecidin pek sevgilisi idi. Dâiresi fevkalâde idi. Bilâhara Ahmed Bey Birinci Mâbeyinci oldu. Bunun Başmâbeyinciliği zamanında Abdülmecid vefâd etti. Ahmed Beyi dört bin kuruş maaşla tekaüd ettiler. Çok geçmeden Ahmed Bey de öldü, Oğulları o vakit idâdiye mektebinde idiler, bilemem ki sonra ne oldular…
İzin müddetim bitmek üzereydi. Getirmiş olduğum para ile üveyanamın nikâh nafakasını, babamın borçlarını verip anamı aldım. 1275 kışında Erzincan’a döndüm. Bir sene sonra, 1276 kışı idi, Şeyhimiz Mehmed Fehmi Efendi, Hicaza gitmek üzere İstanbul’a hareket etti.
1277 Zilhiccesinde, Fehmi Efendimiz Hicazda iken Abdülmecid Hân irtihâl etti. Orduy-u Hümâyûnun merkezi Erzincan‘dan tekrar Erzurum‘a nakledildi. Fehmi Efendi hacdan avdet ettiği sırada ben Erzurum’da bulunuyordum.
Erzurum’a hareketimiz 1277 yılı Teşrinievveli içinde oldu. Sonbahar idi. Erzincan‘dan arabalara binildi. Ben validemle beraber bir arabaya binmiştim. Babam, üveyanam, harem ve çocuklar da diğer arabalara binmişlerdi. Eşyalarımız da kâmilen arabalara yüklenmişti.
Erzurum’da Kaadiriyye kibar Meşâyihinden Şeyh İsmail Sırrı Efendi vardı. Kendileriyle gıyaben tanışır, sevişirdik. Ordunun Erzurum‘a nakledildiğini öğrenince, beni, Gâvur mahallesindeki tekkesinde misafir etmeyi kararlaştırmış. Halbuki biz, üvey vâlidemin Erzurum’daki akrabalarının konağına inmiştik. Ertesi gün erkenden İsmail Efendinin ziyârete geldiğini haber verince sokak kapusuna yalınayak koştum. Elini öptüm. İsmail Efendi kalendermeşreb bir zât idi. Orta boylu, sakalına azıcık kır düşmüş. Uzun bir basma entari ve onun üzerine basma bir hırka giymiş.. Başlarında arakiyye, üzerine de Erzurumlu Şeyh Hüseyin Efendininki gibi perişan bir beyaz sarık sarmış… Göğsü bağrı açık.. Aslı Tokat‘lı imiş. Tokat’dan Erzurum‘a hicret etmişler.. Dergâha yakınlığı dolayısiyle Sığırcık mahallesinde bir konak kiraladık ve taşındık, yerleştik. Mevleviyye ve Hâlidiyyeden sonra aşk ve harâretimiz Kaadiriyye tarikatında da neşvünemâ bulmaya başladı.
Şeyh İsmaili Efendiye, müsaade ve kabul buyururlarsa İstanbul usul ve kaidesi üzere Cuma günleri, Cuma namazından sonra dergâhın açılması ile âyin-i şerîf ve mukabele yapılmasını teklif ettim. Erzurum ahâlisi cümleten tarîk-i Kaadiriyyeden idi. Mevcud bulunan şeyhler Pazartesi ve Cuma geceleri mukabele-i şerîf ederler. Gündüz hiçbir dergâhda Zirullah olmazdı. İsmail Efendi bu ricamı kabul etti. Dergâhın, İstanbul’daki Mevlevihânelerde olduğu gibi güzel bir sema’hânesi vardı. Hattâ büyük zevâta mahsus sema’hâneye bitişik ayrıca bir odası daha vardı. Bir vakitler Erzurum Vâlisi olan Es’ad Paşa, dergâhın eski şeyhi, benim kendisini İstanbul’da ziyâret ettiğim Şeyh Hüseyin Efendiye bir hizmet olmak üzere oralarını yeni olarak yaptırmıştı. İsmail Efendi bütün halife ve ihvanlara emir ve tenbih ederek, Cuma günü Cuma namazından sonra dergâhı açtık. Jurnal Memuru Edhem Efendi güzel hattat idi. Hazret-i Abdülkaadir-i Geylânî’nin isimlerini fevkalâde büyük bir levha üzerine ziyade kalın bir kalemle yazdı, sema’hânenin mihrabı üzerine astık. Mihraba sâir levhalar da astık. İstanbul dergâhlarının sema’hâneleri gibi fevkalâde tezyin olundu. İstanbul usulü zâkirler, ve na’tişerîf için mahsus adamlar tedârik ettik. Evvelâ evrâdı şerîfe okundu, sonra Kelime-i Tevhide başlandı, Şeyh efendi, ben vesâir misafirler sema’hâneye girdik. doğruca mihrabdaki kırmızı postun üzerine oturdu. Ben de yanına oturdum. Misafirler de mihrabın iki tarafında olan postların üzerine oturdular. Bir müddet sonra Şeyh Efendi sema’hânenin ortasına doğru yürüyüp na’tişerîf okuyan zâkirlerin yanında durdu. Sonra zikr halkasına girdik. Mukabele-i şerîf artık yavaş yavaş raks ve sema’ cihetine yüz tuttu. Dervişlerin aşk ve hareketleri arttı. Kiminin başından arakiyyesi düşmeye, kiminin ağzından köpükler taşmaya, kimisini de aşk alıp cezbe vâdisine atmaya başladı. Sema’hânede bulunan ziyâretçiler de mest oldular.
Dergâhta âyinden sonra kahveler içilir, muhabbetler olunur, herkes takım takım gelip Şeyhin elini öperek evlerine giderlerdi. Kandil geceleri de sema’hâne kandil ve fanuslarla tezyin olunur, mukabele yapılırdı. İş gittikçe büyümeye başladı, kalem efendileri, ümerâ ve zâbitan Cuma günleri dergâha gelmeye başladılar. Âdeta İstanbul tekkelerinin birincisi derecesine geldi. Mevsim kıştı, artık geceleri Şeyh ve bâzı halifeler beraber ihvânın konaklarına gidilmeye başlandı. Tel helvası çekilir. Güzel güzel muhabbetler olunurdu. Kalem efendilerinden, askerî tabur kâtibi vesâir İstanbul usulü mukabele-i şerîf icrâsında çok tâlimli idiler. Onlar her Cuma devam ederlerdi. Erzurum dervişlerinin kaideleri başka idi. Böyle İstanbul kaidesince mukabele olunca başladılar. Hele devranı her tekkede yapmaya başladılar. Hattâ devranın ismine «Ruznâmçeci Efendi zikri» dediler. Hâlâ Erzurum tekkelerinde «Ruznâmçeci Efendi zikri edelim» diye devrana başlarlar. Cuma günleri ne sema’hânede ve ne de odalarda oturacak, duracak yer kalmadı. Bu hâle hased edenlerin canına yetti.
Aleyhimizde gulguleleri âsumâna çıktı. Amma işi menetmeye cesaretleri yoktu. Nihayet Erzurum Müftüsü Hacı Ömer Efendi Hocaya düşerler. Müftü Efendi ile Şeyh Efendinin de arası açıktır. Müftü Efendi bir gün Müşir Paşaya giderek keyfiyeti beyan eder: «Bu yüzden Erzurumda bir fitne çıkabilir» der, Müşir Paşayı korkutur. Bu işden yalnız benim menedilmemi rica eder. Müşir Paşa ise Şeyh İsmail Efendiyi çok severlerdi. Beni derhal çağırıp menetmeyi münasip görmez. Aradan birkaç gün geçti, Müftü Efendinin şikâyeti öğrenildi. Şeyh Efendi de tekkeyi eski hâline koydu. Artık evvelki gibi Cuma günleri cemiyet-i kübrâ olmadı.
Bir gün bir iş için Müşir Paşa Hazretlerinin yanına gittim. Paşa: «Ruznâmçeci Efendi! Siz Şeyh İsmail Efendinin tekkesinde mukabele ettirmişsiniz. Bunun için ahâli arasında bir takım dedikodular oluyormuş… Ne lâzımdır, tekkenin şeyhi kimse o zât tekkesini idâre etsin!..» buyurdular. Fakat bir müddet sonra Kerim Paşa azlolundu, yerine Menemenli Mustafa Paşa Müşir olup geldi. Bu zât Sultan Azizin ilk müşirlik verdiği adamdır.
MEKKÂRECİ BAŞININ OĞLU
Dergâhdaki zâkir arasında güzel bir çocuk – Mekkârecibaşının oğlu güzel Aziz Ruznâmçeci efendiye Sînebelili evlâdı mânevi oluyor – Azizin yazı cemiyeti ve hatim duası – Erzurum Valisi Arnavud İsmail Paşaya mühürdar lâzım imiş – Bahalıya mal olan Aziz, iki kat olan borç – Narmanlı Camiinde ramazan geceleri – Ordu Meclisinin Erzurum’dan Erzincan’a nakli – Erzurum’dan alayı vâlâ ile ayrılmış – Erzincan’da şeyhin muhabbeti Azize karşı olan aşkı gölgede bırakıyor – Çubukçu Hacı Bey – Evveliyetinin siyah kehribâları ve kehribâ çubuk meraklısı Müşir Paşa – Göze gelen güzel çocuğun hastalığı – İftirak.
O yılın ilkbaharında idi, bir Cuma günü dergâha gitmiştim. Mukabelede bir kenarda ayakta duruyordum. Sema’hânenin bir direğine yaslanıp mest-ü hayrân dervişleri seyrediyordum. Gözüm fevkalâde güzel zikreden bir çocuğa ilişti. İsm-i Celâl zikrinde idiler. Çocuk, başını aşağı indirip yukarı kaldırdıkça, biraz uzunca olan saçları, perişan, perakende bir hâle girmişti. İsm-i Celâl, çocuğun cemâliyle bir baska cilve ve cünbüş ediyordu. Başını aşağı indirdiği zaman saçları yüzünü örtüyor, yukarı kaldırdığı zaman, yüzü bir güneş gibi doğuyordu. Gözleri, koyun gözü idi. Yâni, koyun kesildikten sonra gözleri makbul bir renk alır, ona koyun gözü derler. Kaşları iki parmak kalınlığında idi. Zikirden sonra derhal sema’hâneye çıktım, dergâhın erkânından Sâni Dede Efendiye bu güzel zâkirin kim olduğunu sordum, «Göster bakalım» dedi. Gösterdim. Başı bozuk elbisesinde idi. Yâni ayağında çuha şalvar vardı. Başında fes üzerine yazma yemeni bağlamıştı. Ayağında Erzurum işi çizme vardı, Sâni Efendi tebessüm edip:
— Bu çocuk cidden güzeldir, kendisini çok severim, Mekkârecibaşı Abdülhamid Ağanın oğlu Aziz Efendidir.. dedi.
Mekkârecibaşı Hamid Ağa zâten bizim adamımız gibiydi. Dâima Ruznâmçeci kalemine müracaat eder, işleri bizde görülürdü. Ben yüz vermediğimden odaya edebiyle girerdi. Benden fevkalâde çekinirdi. İkinci Cuma günü, Aziz’in zikrini suretimahsusada temâşâya gittim. Zikirden sonra dergâhın üst tarafında olan çimenliğe doğru topluca gezintiye çıktık. Bir aralık bu küçük zâkire, zikrinin güzelliğinden aldığım mânevi hazzı açtım. Üç dört gün sonra babası Mekkârecibaşı Hamid Ağa kaleme geldi, etek öptü:
— Efendim… Mahdum kölelerine iltifat buyurmuşsunuz… Mahdum kölelerini kabul buyurursanız maiyet-i devletinize vereceğim… Evlâdınız olsun!.. Diye yalvardı. Ertesi günü Aziz, babası ile beraber kaleme geldi. Etek öptü. Efendilerin alt tarafına minder üzerine oturttum. Aziz o gün sere pantalon ve fes giymişti. Bu sıralarda vâlidem İstanbula gitmeyi arzu etti. Vâlidem İstanbula gittikten sonra mânevî oğlumu evime aldım. Selâmlıkta bir oda döşettim. Kendisine bir uşak tuttum. Kalemden beraber döneriz. Aziz soyunur, geceleklerini, üzerine yaptırttığım boy kürkünü giyer, uşak kendisine yazı takımını getirip koyar çifte ispermeçet mumlu şamdanı yakıp önüne kor.. «Su!» dedi mi, hazır! Canı çarşıdan bir şey istese, uşak gidip getirir. Mekkârecibaşının oğlu değil, sanki Erzurum Vâlisinin oğlu!..
O kış, Aziz’in ve öz oğlum Hüsameddin Çelebinin tahsil ve terbiyesiyle uğraştım. Hemen her Cuma günü öz oğlumla mânevî oğlumu alır, hamama giderim. Bâzanda çarşıda gezip dolaşırdık. Ayda bir kere filân da, Aziz’in fevkalâde ısrarı ile, Hacı Osman Efendinin ve Hacı Mustafa Babanın dergâhına giderdik, o gece dergâh da yerinden semâya giderdi! Aziz, güzel olduğu kadar zeki idi. Altı ayda yazıyı öğrendi. Ona fevkalâde bir yazı cemiyeti yaptım. Evvelâ kendisine bir kat güzel esvab yaptırttım. Bir Cuma günüydü. Ahbablara fevkalâde taâmlarla bir ziyâfet verdim. Bahşişler dağıttım. Erzurum’un eski Müftüsü Tursun Efendi, bu yazı cemiyeti için bir tarih sundu. Lâyık olmayarak hediyesini takdim ettim. O gün, Hüsameddin Çelebinin de hatim duâsı vardı, Hüsameddin’e Mevlevî elbisesi giydirmiştim. Önde o, ufak tefek, arkada Aziz, uzun boyu, setre pantalon ve fesi ile kapudan içeri girer girmez, içime bir hüzün çöktü, kendimi tutamadım, ağlamaya başladım. Çocuklar, dâvetlilerin, sıra ile dolaşarak ellerini öptüler. Aziz utancından ter içinde kalmıştı. Nihayet benim karşıma geldi. Fakat ellerime sarılacak yerde, vefâkâr çocuk, ayaklarıma kapandı.
Kaldırdım, bir iskemleye oturttum. Abdülhamid Ağaya: — Aziz’i götür, anasının elini öpsün! dedim.
âvlâd-ı mânevî ama, Aziz bana hayli masrafa mal oluyordu. Eski borcum iki kat oldu. Erzurum hânedânından pek çokları Mekkârecibaşının oğlunu kendi hizmetlerine almak istiyorlardı. Erzurum Vâlisi Arnavud İsmail Paşa da babasına haber göndermiş: «Her ay yirmi lira maaş vereyim, oğlunu kendime mühürdar yapayım!» demiş. Hamdi Ağa da cevabında: «Yüz lira verse olmaz… Ben Aziz’i Ruznâmçeci Efendiye evlâd diye teslim ettim!» demiş..
Ramazan geldi. Kış idi. Evimizin civarındaki Narmanlı Câmiine soba kurdurttum. Sâni Efendiden rica ettim. İkindiden sonra va’ze başladı.
Biz de Aziz ile beraber câmie gider, Bursa işi seccademizi sererek vaiz dinlerdik. Sâni Efendinin va’zi kimya gibiydi. Sultan-ı Âşıkînden bir koca kalendermeşreb vâiz idi. Câmide yer kalmazdı. Kapudan giren; «Allahını seven ileri gitsin» diye bağırırdı.
Kadir gecesi ise, câmiin hâli bir başka oldu. Sâni Efendi bir vaiz etti ki, ağlamadık kimse kalmadı. O gece Medine-i Münevvere ahâlisinden bir zât gelip fakirhâneye misafir olmuştu. Onu da câmie götürmüştüm. Va’zın sonunda Sâni Efendi duâya kalktı, arkasındaki cübbeyi çıkarıp kollarını sıvadı: «Ey ehl-i Tevhîd!.. Bilir misiniz içimizde bu gece kim vardır? Hazret-i Cânânın köyünden gelmiş bir sultan vardır.. Hiç şüphe etmeyin ki, Rûh-u Hazret-i Risâletpenahî şu anda buradadır!..» diyerek duâya başladı. Onu gördüm ki, halk o saat diğer renge ve âlem-i vahdete dalıp külliyyen aşk-u muhabbet-i hakikiyyeleri cûş-u-hurûşa geldi. Değil insanlar, kandiller ve şamdanlar raks ve ma’a geldi. Gözlerimizden akan yaşlar, muhakkak cehennem ateşini söndürürdü. Cenâb-ı Hak’dan mağfiret diledik, dağlar ve taşlar çekmez günahlarımız bir anda mahv-u zâil oldu…
Bir müddet sonra Ordu meclisinin Erzincan‘a nakledileceği havâdisi şâyi oldu. Mânevî oğlum Aziz’i de beraber götürmeye karar verdim. Haremleri evvelce arabalara bindirip ileri çıkardık. Arkalarından, ikindiden sonra da biz, alay-ı vâlâ ile çıktık. Amma ne alay, târif ve tavsif edemem.. Bizi uğurlayan dervişlerin hadd-ü hesabı yok..
Aziz’in yol elbisesi şöyle idi: Sırmalı kefiye başında, üzerinde sırma topuzlu akel, kefiyenin püskülleri omuzlarından aşağı perakende, perişan sarkmış.. Sırmalı palaska boynundan asılmış… Belinde sırma kayışlı kılıç… Ayağında Napolyon çizme… At üzerinde, yanımda gidiyordu. Arkamızda muhafaza memuru Serçavuş Hacı Bey… İlerisi ve gerisi de müthiş bir kalabalık.. Atpazarı meydanına doğru yola revân olduk.. Caddeye adam sığmaz.. Hayvanların ayağı altından kalkan toz, âsümâna ser çekmiş.. Gürcü Kapusuna geldik. Bizim uğurlanma alayımızı görmek için etrafta olan dükkânlarda boş yer kalmamış.. Güçhâlle şehirden sahrâyı bulduk.. Erzurum delikanlıları sahrâda at sürmeye başladılar, yâni Erzurum âdetince at dizgin edip oynarlardı. Kimisi güzel sadâ ile nait okurdu. Erzurum’a üç saat mesafede Ilıca nâm köye vâsıl olduk. Evvelce çadırlarımız gidip kurulmuş. Harem dâiresi uzacık bir mahalde olup selâmlık için dahi öyle güzel bir çemenlikte su kenarında kurulmuştu. Akşam oldu, yemekler yendi. Herkes dinlenmek üzere köyde birer yere taksim oldular. Ertesi gün, güneş doğar doğmaz kalktık.
İşte orada Erzurum’lularla bir vedâ ettik ki, mevcut olan ihvânın ruhları cesedlerinden ayrıldı. Mevsim yaz idi. Artık su başlarında taâmlar ederek, indiğimiz köylerin yanında çadırlarımızı kurup istirahat ederek Erzincana vardık. O sırada Hicazdan dönmüş bulunan Fehmi Efendi Hazretleri benim için Câmi-i Kebîr karşısında harem ve selâmlıklı bir büyük konak kiralamış.. Konağa indikten az sonra Aziz’i alıp atlara bindik, Fehmi Efendinin elini öpmiye gittik..
Şeyhimiz Hazret-i Fehmi’ye kavuştuktan sonra, evlâd-ı mânevîm Azize olan muhabbet ve iltifat da biraz azaldı. Zavallı çocuk mahzun ve mükedder oldu. Benim misafirim demekti. Babası Erzurum’da kalmıştı. Diyâr garibi idi. Onun hüznünü gidermek için lisanca ve akçece kusur etmemeye çalıştım. Meclis bahçede yerleşmişti. Her gün Aziz Efendi ile beraber atla şehirden bahçeye, Meclise gidip geliyor idik. Serçavuş Hacı Bey bir müddet bizimle oturdu. Sonra Muhasebeci Efendinin yanına girdi. Hacı Beyin san’atı çabukçuluk idi. Müşir Mustafa Paşanın merakı da, Olti’den siyah kehribar getirtip çubuk takımı yaptırtmak idi. Binaenaleyh Hacı Beyi elimizden aldılar. Biraz sonra Mustafa Paşa azlolunarak Derviş Paşa Müşir oldu.
Aziz Efendiye kalemden henüz maaş tahsis olunmamıştı. Mekkârecibaşının güzel oğlu cidden edib, nâzik bir çocuktu. Bir gün Mürşid-i Âzam Fehmi Efendimiz şehre inip fakirhaneye geldiler. Aziz, Şeyhin huzurunda fevkalâde hürmet ve edeble hizmet etti. Müşirliğe verdiğim bir istidâ ile, «Debbâğhâne ve dikimhâne işleri fevkalâde çoğaldı, bunlar için 250 kuruş maaşla iki nefer efendinin Ruznâmçe kalemine tâyinine lüzum vardır» diyerek, bu kâtibliklerden birine mânevî evlâdım Aziz’in tâyinini inhâ ettim. Derviş Paşa istidamı derhal kabul etti. 1279 yılı yazı idi, Azizin ikiyüz elli kuruş maaşı oldu. Erzincanlılar, malûm ya, Nakşiye tarikatından, Kaadiriye dervişlerine nisbetle biraz sofumizaç olurlar. «Aziz’in artık maaşı da var, müstakil başka bir hâneye çıkarmak» demeye başladılar. Bu sırada Çocuk göze geldi, ağır hastalandı. Ölümlerden kurtuldu. Yirmi gün kadar yatıp azıcık kendine gelince, babası Hamid Ağa geldi. Oğlunu alıp Erzuruma götürdü. Sevgili Azizimin benden ayrılışı 1279 sonbaharında idi.
SULTANI AŞK UĞRUNA HİZMET
Erzincan’da halkın ianesiyle yapılan dergahı şerif – Resmi küşad ve ziyaret – Tekkede hizmet eden kalem efendileri – Ruznamçeci İbrahim Beyin Aşçı Dedeliği – Mi’rac gecesi süt tevzii – Nakşibendi gülbanegi – Mürşidin teride gel ve şebboy gibi kokar – Hastalanan şeyhe müşir paşanın emriyle camilerde “Şifâi Şerif” okunması – Erzincan’da bir fitne.
1281 senesi Martında karımı kaybettim. Acımı unutturmak için, bana Müşir Derviş Paşanın oğlu Ahmed Beyin dadısını aldılar. Şeyh Efendimizin himmeti ile hiç bir masraf etmeden evlendim. O sırada Derviş Paşa, Kozan meselesi hakkında izahat vermek üzere İstanbul’a çağırıldı.
Erzincan‘da, halkın iânesiyle yeni bir dergâh yaptırılmasına karar verildi. İhvân, ümerâ ve zâbitandan bilâ cebir, herkesin rızâsiyle bir iâne defteri tanzim olundu. Evvelâ Derviş Paşa on bir bin küsur kuruş verdi. Sonra İstanbul’dan da posta ile 5000 kuruş ki cem’an 16000 küsur kuruş vermiştir. On bin kuruş Defterdar Hâlet Beyefendi, on bin küsur kuruş Şeyh Fehmi Efendi ihsan buyurmuşlardır. Sâir ihvân dahi mertebelerine göre vermişlerdir. Bütün vâridat 61,000 küsur kuruş olup buna karşılık masraf 73,000 küsur kuruştur. Açık kalanı da Meclis Kaymakamı Mahmud Bey iâne etmiştir. Arsası satın alındıktan sonra, Erzurum usulü üzere duvarlarına lüzumu olacak kerpiç dökülmesine başlanmıştır. 1282 senesi Muharreminin ikinci salı günü dergâhın inşâsına başlandı. Resm-i küşâdı da 1284 senesi Rebiülevvelinin onikinci Velâdet-i Nebevî gecesi akşamı yapıldı. Nefsi Erzincan’da kışlalarda hizmet-i askeriye ile meşgul bulunan efrâd-ı askeriyeden mâada, bütün askerî mülkî memurlar ve halk dâvet olundu. Bu resm-i küşâd dâvetinde hem yemek çıkarıldı, hem de gece ve gündüz mevlûd-u şerif okunarak şerbetler içildi. Fehmi Efendi üç dört gün evvel, bu cemiyetin müzakeresine beni de çağırdı. Bu iş herkesi şaşırttı. Çünkü gayet büyük işdir. Herkes üzerine alamaz. Koca budala âşık İbrahim!… Bu cemiyetin hizmetini üzerime aldım!… Hemen dergâh-ı şerifin alt katında olan odama geldim. Elime kâğıt ve kalem alarak resm-i küşâd için lüzumu olan sofra takımı, kahve takımı, şerbet takımı ve buna dâir olan şeyleri birer birer defter ettim. Oradan askerî ve mülkiye me-murlarının konaklarına gidip, bir gün içinde bunların cümlesini tedârik ettim. Dergâhın daha pencerelerinin camları takılmamıştı. Döşemesi de noksandı. Evimin ne kadar döşemesi varsa, evden taşınıyormuşum gibi dergâha getirip döşedim. Ziyâfetler için emâneten aldığım eşya ile dergâhtaki odam lebâleb bedesten gibi doldu.
Şimdi gelelim hizmetçilere… İstanbuldan yeni gelmiş olan Erzincan Telgraf Müdürü Şevket Bey, sadâsı gayet güzel Şeyhin muhiblerinden bir zât idi, doğruca ona gittim, telgrafhanedeki muhabere memurlarıyla çavuşlardan vesâir ihvândan eli ayağı düzgün olanları, Harbiye kalemleri memurlarından da elinden hizmet gelir ağaları topladım. Cümlesi yirmi nefere bâliğ oldu. Herbirisini, aslâ diğerinin işine karışmamak üzere ayrı birer hizmete tâyin ettim. Kendilerini birkaç gün hizmetlerinde tâlim ettirdim. Birinci numarada usta oldular. İşâretle sofralar kurulur, şerbetler kahveler içilir, fakat meydanda kalabalık görünmezdi. Yâni hizmet edenler, cin tâifesi gibi, görünmezdi.
Mutbağa gelince, lüzumu olan şeyleri kezâ defter ederek aldırtmış ve ambara koymuştum. Tuzuna biberine varınca ziyadesiyle mevcuddu. Câmi-i şerifi de kilim ve seccadelerle mükemmel döşedim. «Sakal-ı Şerif» i makamından indirip sehpâsı üzerine koydu. Tekmil kandiller ve mumlar hazırlandı. Bunlar gece içindi. Gündüz ulemâ ve Erzincan âyânı vesâir halk dâvetliydi. Bunlar da iki takım olup bir takım saat ikide, diğer takım dörtte geldiler. Gecesine de askerî mülkiye memurini çağırıldı. Şeyh Efendimiz dâvetlileri divanhaneden karşılayarak alt katta ve kapu önünde karşılamak için mahsus hizmetçilerden adamlar vardı. Onlar geleni bana teslim ediyorlar, ben de merdiven başından alıp Şeyh Efendimize teslim ediyordum. Fehmi Efendi herkese hâl ve hatır soruyordu. Hüdâ hakkı için çıt yoktur. Yalnız hizmetçilerin ayak sesi işitilirdi. Yâni alt katta olanlar zannederler ki divanhanede sema’ ediyorlar.
Dergâhın küşâdı münasebetiyle olan cemiyette kahveler içilip taâm vakti oldu. Divanhâneye çıkıp hizmetçilere bir işâret ettim. Ol anda, üç odaya birer, ve divanhaneye ikişer sofra, gûyâ makinalı gibi bir anda kuruldu. Herkes sofraya kalktı. Şimdi sucular, çifte çifte sofra başında, leğen ve ibrik memurları da leğen başında hizmete muntazır. Kahveci İsâ güğümle kahvesini pişirmiş, tepsiye fincanları diziyor. Yemekten sonra kahveler içildi. Bunlar câmide iken ikinci takım geldi. Öğle namazı vakti oldu. Ezan okunup câmide cemaatle namaz kılındı. Öğle ile ikindi arası dâvetli kimse yoktu. Bizbize kaldık. Hizmetçilere istirahat borusu çalındı. Ben de akşamki cemiyet için hazırlığa başladım. Erzincan’da bana bu hizmetimden ötürü parmak ısırmışlar. Çünkü Erzincan’da şimdiye kadar böyle bir cemiyet olmamış. Müezzinliği Telgraf Müdürü Şevket Bey yaptı.
Saat on birde akşam dâvetlileri göründü. Benimle Telgraf Müdürü
Şevket Bey, ellerimizde birer buhurdanlıkla büyük cümle kapusundan gelenleri karşılıyorduk. Fevkalâde hürmetle ümerâ, zâbitan ve memurini Şeyh Efendinin yanına çıkarıyorduk. Câmi de kandil ve şamdanlarla fevkalâde tezyin olunmuştu. Akşam namazı edâ olunduktan sonra sofralar fevkalâde intizamla kuruldu. Gerek ben, gerek hizmetçiler kendimize mâlik değildik. Bir heykel şeklinde dolaşırdık. Bizi dolaştıran sultân-ı aşk idi. Çünkü o gün kurulup kalkan sofraların adedi kırkı aşmıştı. Dergâhın bahçesinde şurada burada yemek yiyen fıkara da hesapsız.
Nihayet bir sofra da biz kendimize kurup Şeyh Efendimizle ihvân kuzu yedik. Namazdan sonra mevlûd okundu. Mevlûd arasında olan Salâvât-ı şerifi, kalem efendilerinden birkaç sadâları güzel efendiler ayrılarak bir usul ve kaide üzere aldılar. Mükemmel tepsilerle şerbetler dağıtıldı. Fehmi efendimiz bana aşçı dedelik hizmetini ihsan buyurdu. İsmime de «Aşçı Dede» ünvanı ekledi. Dergâhın küşâdına Erzincan ulemâ ve şuarâsından Hilmi Efendi bir tarih söylemiştir.
Dergâhın mutbak cihetine ve bahçeye üç dört çadır kurulmuştu. Yemekleri pişirmek için iki nefer muallem aşçıbaşı vardı. Geri kalanları çırak ve yamaktı. Mutbağın içi muvakkaten kiler oldu. Kuş südünden maâdası mevcud idi. Fazla kalan yemekleri de üç dört gün dergâhta bulunan dervişler yeyip güçhaller arkası alındı. Dergâhın resm-i küşâdı gününden sonra pencerelerin camları takıldı. Noksan olan şeyler ikmal olundu. Dergâh-ı şerife vakfolunmak üzere şamdan ve balmumu, vesâir kilim ve seccade, etraftan pak çok şey geldi. Üst kattaki odalar mükemmel döşendi. Dergâhın kıymetli eşyası bana teslim olundu. Odamda suret-i mahsusada yaptırılmış bir büyük dolap vardı.
Mirâç gecesi, câmi-i şerife yatsı ezanından sonra mirâciyye okunur. Câmiin içi adam almaz, önündeki meydanlığa da hasırlar serilirdi. Sekiz on tepsi kupalar içinde şekerli süt dağıtılırdı. Artık tepsiler bir taraftan dolar gider, bir taraftan boşalanlar gelir, tekrar dolardı. Benim odamda Erzincan işi büyük hamam kazanlarıyla süt hazırlanmıştı. Önümde futa, elimde kepçe, hemen bir taraftan doldururum, lâkin o kadar cemaate süt yetiştirmek hayli müşkildir. Aşçı Dedelik vazifelerinden biri de böyle cemiyetlerde ve mübarek gecelerde tertip olunan yiyecek ve içecek üzerine gülbank çekmektir. Meselâ süt veya şerbet yapıldıktan sonra, etrafına hizmete memur olan dervişler toplanır, aşçı dede olan adam şöylece gülbank çeker:
«Vakt-i şerifler hayrola!… Hayırlar fethola!… Şerler defola!… Cenâb-ı Hak ism-i zâtının nûru ile kalblerimizi münevver eyleye… Erenler hâni nimeti müzdâd, sâbih-ül-hayratın rûhi revânı şâd-ü handân ola!… Mem-i Hazret-i pîr Muhammed Vehbi Hayyat’a hû diyelim…
Hû!..». Mevcut bulunan dervişler yüksek sesle gayet uzun, cümlesi nefes gibi hû çekerler….
Şeyh Mehmet Fehmi efendi, 1285 senesinde biraz keyifsizlendi. Dördüncü ordu müşiri Derviş Paşanın emriyle sabah akşam çifte çifte tabipler tabib miralayı Hasip Bey ile beraber gelirler, huzurlarına girerler, müşavere, müşavere, hiç bir şey anlamazlardı. Ancak Müşir Paşadan korkularından teskini hareket gibi şerbet ve hafifçe sular tertip ederlerdi.
Şeyh Efendim zaten yemek yemezdi. Erkek aşçısı kendisine mahsus hafif taamlar pişirirdi. Müşir Paşanın emriyle, gece ve gündüz bir tabib nöbetçi olarak konakta oturmakta idi. Ben, gece ve gündüz odasının kapısı önünde oturup çağırdıkça giderdim. Yatağının yanında diz çöküp yelpaze ile sinekleri defederdim. Yüzüne gayet ince bir beyaz tülbend örterdim. Gün aşırı çamaşır çıkarırlardı. Terleri kendilerine fena kokardı. Lâkin ben, çıkardıkları gömleklerini alıp diğer odada yüzümü gözümü üzerine kapayıp saatlerce mestolur kalırdım. Nasıl koku tarif edemem; ne gül, ne şebboy, ne ıtır, ne anber, elhasıl ona benzer bu âlemde koku yoktur.
Cennet kokusudur. Bir gün Müşir Paşa, Müftü efendi ile Erzincanın ülemalarını saraya celbedip Fehmi Efendinin keyifsizliği cihetiyle «Şifai şerif» okunmasını emir buyurmuşlar. Kendisinden izin alınıp hoca efendiler konağa geldi. Güz mevsimi idi. Derviş Paşa Şeyh Efendimize iki adet kürk göndermişlerdi. Kürkü giydirdim. Kendi odasından şifai şerif okunan odaya girdiler. Şöyle bir kenara oturarak şifai şerif dinlediler.
Kıraatten sonra hâl ve hatır sorup odalarına döndüler. Bu hoca efendilere Müşir Paşa tarafından gönderilen tablalarla yemekler çıkarıldı. Bir kaç gün sonra yıkanmak istediler. Evimden mükemmel hamam takımı getirip kendisini kemali aşk ve muhabetle hamamda yıkadım. Ertesi günü cuma idi. Berber istediler. Kendilerine mahsus olan berberi getirdim, traş oldular, cuma namazına gideceklerini söylediler…
Müşir Paşanın kendisine mahsus bir beyaz esteri vardı. Onu göndermişler. Ahali camii kabire dolmuş. Kendisini giydirdim. Kürkün üzerine beyaz Van abasından sakosunu giydirdim. Sakonun başlığını çekti. Nöbetçi tabib ile atına bindirdik.
Biz atının peşi sıra yaya yürüyerek camii kabire gittik. Müşir Paşa, ümera ve zabitan ve ahali camiişerifte idi, Kur’an dinliyorlardı. Gözleri de kapıda idi. Beni görünce hemen ayağa kaltılar. Şeyh Efendi, camiin kapısı önünde oturdular. Namazdan sonra herkes oluk oluk dışarı çıktılar. Şeyhin oturduğu kapıdan, tediben çıkmadılar.
Müşir Paşa, bulunduğu mahalden aheste aheste şöyle camiin bir kenarından gelip hazirunun arkasında namazın bitmesini beklediler. Sonra camiin büyük kapısından beraber çıktılar.
Şeyh estere, Müşir Paşa da, kendi hayvanına bindi. Önlerinde süvari çavuşları, arkalarında yâverler bir cemaati kübra ile yola düzüldüler. Ahali Şeyh Efendinin üzengisine ve ayaklarına yüzünügözünü sürerlerdi.
Müşir Paşa tahammül edemeyip mendil elinde ağlarlardı. Ertesi günü konaktan bahçeye naklettik. Beni yanından ayırmadılar, haremde kendisine mahsus olan odada kaldık. Fehmi Efendi karyolada yatardı. Ben de karyolanın yanına bir döşek koyup yatardım. Bir müddet sonra Fehmi Efendimiz tamamen iyileştiler. Bana izin verdiler.
1285 senesinde nefsi Erzincan’da İslâm ile Hıristiyan birbirlerine bir fenalık kastedecek gibi bir havadis çıktı Bunun meni için Hacı Sadık Efendi hoca camii kebîrde ahalii müslimiye toplayıp bunlara vaaz ve nasihat eder. Hıristiyanlar bu toplantıdan fevkalâde muztarip olurlar. O zaman Erzincan mutasarrıfı olan Ali Paşa’ya gidip söylerler. O zat da işi tahkik ve tecessüs etmeden doğruca Müşir Paşa Hazretlerine arzeder.
Müşir Paşa da hoca Sıddık Efendiyi getirerek baştan aşağı kadar tekdir eder, hem de hapsine emir verir. Hocayı hapsederler. Bundan dolayı ahali arasında dedikodu uzar.
Şeyh Fehmi Efendiye haber gider. O da hemen hayvanına binip Müşir Paşaya gelmekte iken paşa da Sıddık Efendi hocayı hapisten çıkarır. Fehmi Efendi fevkalâde şiddet ve hiddetle Müşir Paşanın yanına girip: «Size lâyık mıdır Hoca Sıddık Efendiyi tekdir ve hapsetmek?!..» der. Müşir Paşa tekdir ettiğini saklar.
Fehmi Efendi oradan mutasarrıf Ali Paşaya gider. Baştan aşağı kadar boyar.
* * *
Kaynak:
Hatıralar, Aşçı Dede Halil İbrahimn
Reşat Ekrem Koçu
Arşiv & Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir














BENİM KÖYÜM
Baharda şenlenir bağı, bahçesi
Kokusu başkadır benim köyümün
Unutturur adama gamı, kederi
Havası başkadır benim köyümün
XXX
Akşam olur herkes döner evine
Can kurban inan ki benim köyüme
Gülabi’nin torunları derler bizlere
Özü başkadır benim köyümün
XXX
Yeşil yeşil meşeleri var dağında
Meyve ağaçları çiçek açar bağında
Her çeşit otlar yeşerir toprağında
Yeşili başkadır benim köyümün
XXX
Köyümün kenarından akar çayı
Kıvrım kıvrım dolanır sular tarlayı
Unuttum sanma orda olmayı
Dostluğu başkadır benim köyümün
XXX
Yaz gelince çıkarlar yaylaya
Gurbetçiler hasretle döner sılaya
Benden selam olsun Aziz Ağa’ya
Sevgisi başkadır benim köyümün
İBRAHİM SEVİNDİK
Sevgili arkadaşlar Erzincan ile ilgili bu güzel yazıyı okuyunca hemen Sevgili Kemahlı Şairimiz İbrahim Sevindik’in o meşhur “Benim Köyüm” şiiri aklıma geldi. Ben de bu güzel şiiri sizlerle paylaştım. Selamlar.