Ana Sayfa Şehir Eski Erzincan 150 Yıl Öncesinin Erzincan’ına Tarihi Bir Yolculuk: Aşçı Dede’nin Hatıraları (3. Kısım)

150 Yıl Öncesinin Erzincan’ına Tarihi Bir Yolculuk: Aşçı Dede’nin Hatıraları (3. Kısım)

0
160

YİNE ERZURUM

Dördüncü Ordu Merkezinin tekrar Erzincan’dan Erzurum’a nakli — Tercan Ovasında kış ortasında bahar — Bir dağ başında tipi — Tespih falı ile yolculuk — Erzurum — Erzurum’da eski dostlar ve sabık evlâd-ı mânevî — Müşir Paşa’nın kahrından ölen muhasebeci — Şifa niyetine yutulan şeyh mührü.

Müşir Derviş Paşa Dördüncü Ordu Kumandanlığından ayrılıp Fosfor Mustafa Paşa kumandan oldu. Kış ortasında da, Mustafa Paşanın uhdesine ilâve olarak Erzurum Vâliliği verildi. Dördüncü Ordu merkezinin de Erzincan’dan Erzurum’a nakli lâzım geldi. 1286 yılı Kânunusâninin onikinci Pazartesi günü Erzincan’dan hareket ettik. Oraların kışı malûmdur. Bilhassa kışın da kuş uçmaz kervan geçmez denilen vakti idi. Memurların hiçbiri haremlerini beraber almayıp Erzincan’da bıraktılar. O zaman Ordu Meclis Reisi Ferit Ali Sâib Paşa idi, bana muhabbeti vardı. Meclisin ve kalemlerin takım takım yola çıkarılmasına karar verildi. Birinci kafile olarak, yol açmak üzere, beni münasip görmüştü. Yâni Nüfus Kalemi ile Jurnalcı Kalemi evvel hareket edecekti. Rüfekamız olan efendilerin cümlesi ihvân-ı tarikat idi. Rüfekamızdan biri de Derviş İsmail Efendi idi. Benim mâhud evlâd-ı mânevîm Aziz’in yerine alıp onun maaşı verilmişti. Fehmi efendimize nasıl vedâ edip ayrıldığımızı ve hayvanlara bindiğimizi bilemiyorum. Gözümüzden akan yaşlar karları eriterek Şeyhler kariyesine geldik. Ahâlisi bize ziyadesiyle hürmet ve riâyet ettiler. Ertesi günü Cice Boğazından geçecek idik. Maâzallah burası ehlinin malûmudur, yaz günü zorca geçilir. Erkenden hayvanlara binip yola revan olduk. Yalnız gözlerimiz meydandadır. Geri kalan taraflarımız kat kat sarılmış, örtülmüştür. Yoldan giderken güneş tamamiyle sıcak vermeye başladı. Birer birer eldivenleri, boynumdaki sargıyı çıkarmaya başladım. Arkadaşlar da çıkardılar, «Aman efendim bu ne haldir?! Yaz günü burası böyle olmaz!.» diyerek, İsmail Efendi de Aşk-u muhabbetle na’tişerif okuyarak Boğazı geçip Tercan ovasına düştük.

Tercan ovasına düştüğümüzün ertesi günü, yine böyle bahar mevsimi gibi yüzümüz gözümüz açık Mamahâtun’a geldik. Erzincan’dan yaz günü sür’atle giden adam da ancak böyle üç günde Mamahâtun’a gelebilir. Değil ki bu kış içinde, hemen oradan nasıl geldiğimizi tafsilen telgrafla Reis Paşaya yazdım. Paşa telgrafı alır almaz, cümle kalem rüesâ ve memurîn ve kâtibelerini toplayıp okumuş: «Koca Ruznâmçeci dervişdir! Erenlerin başkadır!. Gördünüz mü nasıl gitmişler!» diye pek çok sevinmiş. Bunlara: «Hemen tedarikinize bakın.. Birkaç güne kadar takım takım sizleri de çıkaracağım» demiş. Mamahâtun’dan sonra bir büyük dağ var, ertesi günü onu da aşarak Yeniköye gelip Erzurum ovasına düşülecekti. Elhamdülillâh güzel güzel geldik. Lâkin dağdan Yeniköye inmemize yarım saat kalarak dağ başında akşam üstü biraz tipi oynadı. Hemen hayvanları sürmeye başladık. Oğlum Hüsameddin Çelebinin hayvanının özengisi kopup biraz onunla meşgûl oldum. Tipi de ziyadeleşmeye başladı. Cümlemiz biraz korktuk. Hamdolsun dağın eteğini bulup aşağıya doğru indik. Yol bulundu, korkumuz kalmadı. Akşam ezaniyle beraber köye girdik. Hazırlanmış olan eve indik. O gün biraz üşüdük. Sabaha bir saat kalarak kalktık. İhvândan birisi dışarı çıkmak istedi ise de odanın kapusu karla örtülmüştü. Fevkalâde tipi esiyor, hemen içeri gelip ahvâli söyledi. Yâni «Burada kapanıp kaldık!» dedi. Baktım ki iş fenadır. Ortalık ağardı. Etraftan komşular geldi. Mekkâreciler geldiler, bugün hareket edemeyiz dediler. Tesbih ile fal baktım. Şeyh Fehmi Efendimiz de böyle tesbihle fal bakardı. Bize hareket olunmaya işaret oldu. Mekkârecilere:

— Hayvanları hazırlayın, gideceğiz! dedim.

Hemen köylüler gelip:

— Biz sizi bırakmayız!. Ancak bize zorla gittiğinize dâir bir sened verirseniz o vakit karışmayız., dediler.

Yanımdaki kalem efendileri bir şey demiyorlardı ama, gönülleri fevkalâde muztaribdi. Her ne hal ise, bunları dinlemeyip hayvanları getirtti. Mekkâreciler:

— Biz gidemeyiz!..

Dedilerse de bunlara da ehemmiyet vermeyerek cümlemiz hayvanlara binip köyden hareket ettik…

Ancak yol olmadığından, köylüler, iki adam kılavuz önümüze düşürdü. Oradan ayrıldık ama, ne ayrıldık… Kar, hayvanların karnı ile beraberdi. Hayvan, bir ayağını çıkarır, diğerini basar. Bu hal ile iki dakikalık mesafeyi on dakikada alıyoruz.. Meğer ki köylüler şimdi yoldan geri dönerler diye beklerlermiş.. Köyden bir saate, bir çeyreklik ayrıldık. Üzerimiz karla doldu. Karşımıza iki yaya yolcu çıktı, bunlar adamlıktan çıkmışlar, zannedersin ki kardan yapılmış adamdır. Yolu sorduk. Dediler ki:

— Siz deli mi oldunuz?.. İleride yol yoktur!. Canınızı telef etmek isterseniz buyurun!…

İşte bu söz beni biraz muztarib etti.

Fala baktım.. Gidin diye işaret olundu!…

Diye âlem-i hayrette kaldım. Hüdâ hakkı için aslâ hilâfım yoktur, biraz sonra rüzgâr durup tipi kalmayıp bulutların herbiri bir tarafa gidip güneş çıkmaz mı?.. Bir anda, o kış, bahara tebedül etti. Ellerimizden eldivenleri, boynumuzdan sargıları çıkarıp kemâl-i huzûr ve muhabbet ile yola revân olduk. Erzurum’a üç dört saat yerde Ilıca’ya geldik. Saat on oldu. Gönül arzu etti ki, orada kalmayıp hemen Erzurum’a sürelim. Durmayıp yola revân olduk. Ertesi gün erkenden Erzurum’a girdik Doğruca Anbar Memuru Ahmed Sezâi Efendinin evine misafir oldum. Malûm ya, Ruznâmçeci Anbar Memuruna misafir olur.

Hemen Müşir Paşaya gittim. Artık hey’et gelip meclis tamam oluncaya kadar fakir ve ihvân efendiler Erzurum’da uzun uzun dolaştık. Kış geceleri toplanıp kitab okurduk. Bizim Mâhud evlâd-ı mânevîmiz Aziz Efendi ile babası Hamid Ağa geldiler, safâ geldiniz diye… Lâkin bu sefer yüz bulamadılar. Aziz Efendi o tarihte Mülkiye evrak odasına devam ediyordu. Bizim arkamızdan paşa döküntüsü gibi efendiler zuhûr ettiler, lâkin fevkalâde zahmet ve meşakkat çekmişler…

Ben ilkbahara kadar Ahmet Efendinin evinde misafir oldum. Efendiler başka başka odalar kiraladılar. Şeyh İsmail Efendiyle bu sefer bir başka türlü muhabbet olundu. Yâni evvelki gibi muhabbet meydanında aşırılık gibi şeyler olmadı. Dâima kaleme gelirler, güzel güzel konuşurduk. Hulefâdan Osman Efendi, Sâmi Efendi, Mustafa Baba Efendi ile de eskisi gibi güzel güzel muhabbetler olunurdu. Baharda bir ev kiraladım. Erzincan Kapusundan meşhur Çavuşoğullarının hânesini tuttum. Karımla küçük oğlum Sâlih’i Erzincan’dan getirttim. 1287 yılının Ramazan ayı geldi. Aşk-u muhabbet deryâsı da dalgalanmaya başladı. Dergâhın Ramazaniyesi gözümün önüne gelip: «A biçâre Aşçı Dede!. Şimdi âlem-i iftirak ile nasıl, hoş musun?» diye kendi kendimin hatırını sorardım. Muhasebeci Ahmet Bey muhasebe işlerinden bîhaberdi, «Aman evlâd! Sen beni bilirsin.. İşte, bak, uydur!» diyerek fakiri ileri sürerdi. Müşir Mustafa Paşa, hadîdülmizac adam, Muhasebeci Efendinin bir şey bilmediğini anladı, artık bütün gün «Çağırın Ruznâmçeci Efendiyi!..» diye kısa günde on kere yanına girerim… Bâzan yanında Muhasebeci Efendiye rastlardım. Muhasebeci Efendi, Müşir paşanın önünde kilim üzerine diz çökerek oturmuş… Paşa beni yanındaki sandalyeye alır. Ne kadar meşrebimin hilâfındadır!. Fakat: «Gel otur şuraya!» deyince oturmasam, hiddetlenir.

Artık Ruznâmçeci kalemine âid evrakı efendilere bırakmıştım. Ben Müşir ve Reis Paşaların yanında muhasebeye dâir olan şeylerin müzakeresiyle akşamı ederdim. Bu sefer meydan-ı aşk muhasebe oldu. Bu sırada Ordu Erkân-ı Harbiye Reisi Feyzullah Paşa ordunun dört beş senelik umûrunun teftişine memur oldu. Bunu da başımıza sardılar. Hüdâ hakkı için bir derin deryâya daldım ki, iş, akıldan hâricdi. Kendi kendime de iş çıkardım. Meselâ bir gün Yoklamacı Hacı Fahreddin Efendinin odasına gittim. Bir kâğıt gözüme ilişti, Kars Kumandanlığından bir şey için Müşir Paşaya inhâ olunmuş.. Lâkin Müşir Paşanın elkabı yazılmamış….

Muhasebeci Ahmet Efendi, Müşir Paşanın hiddet ve şiddetinden kendisini kahredip hastalandı. Tebdil-i havaya İstanbul’a gitti. Birkaç gün sonra orada öldü.

Ölen Muhasebecinin yerine yeni bir muhasebeci geldi. O aralık Harbiye kalemlerinin teşkilâtı yapıldı. Benim de maaşım iki bin kuruş oldu. Diğer arkadaş efendilerin maaşları da masraflarına göre tanzim edildi, sınıf-ı sâlis 800, sınıf-ı râbi 400, mülâzım 100 kuruş oldu. Oğlum Hüsameddin Çelebiyi hüsnü hattı cihetiyle Ali Sâib Paşa mülâzımlik maaşı olan yüz kuruşla Meclis kalemine aldı. Bu sırada velinimetim Derviş Paşa Hazretlerinden kendi el yazıları ile müzeyyen bir kıt’a emirnâmelerini aldım. Derviş Paşa mektubunda bana memuriyetimden istifâ etmemi teklif ederek yanına çağırıyordu. Erzincan’a bir mektup yazarak Şeyh Fehmi Efendinden izin istedim. Şeyh Efendi istifâ edip İstanbul’a gitmeme râzı olmadı. Bu emirnâmelerinin mührünü yırtıp şifâ niyetine yuttum… Mezkûr mektub el’an durur.. Mühür yeri kopartılmıştır.

MEMURİYETTEN İSTİFÂ

Şeyhin izniyle yazılan istifanâme — Çalışkan memurunu bırakmak istemiyen levazım reisi paşa — Şeyhe vedâ için bir Erzincan seyahati — Şeyh Erzincanı Fehmi Efendi, Derviş Paşazâde Ahmed Beye fransızca öğrenmekten vazgeçerse Sadırâzam olacağına dair sened veriyor — Derviş Paşanın Şamdaki çiftlik meselesi — Aşcı Dedenin ilk Şam seyahati — Şamda ehlizahir ile zahir, ehlibâtın ile bâtın Zülcenaheyn Sultan Baba — Şam ehalisi zevk-u safa ehlidir — Hâlet Paşa’nın Şam Valiliği — Şamda Paşa alayı — Câmi-i Emeviyye’deki dilencileri mahşerî — İstanbul’a avdet.

Fakat Derviş Paşa beni ısrarla çağırıyordu. Kendisine mâzeret olarak on bin kuruş borcum olduğunu yazdım. Bu borcumu ödeyebilmek için ilkbahara kadar memuriyetimde kalmak üzere izin istedim. On bin kuruş borcumu ödeyerek derhal istifâ etmekliğim için Erzurum’un mûteber tüccarlarından Haço Efendiye poliçe göndermişler. Haço Efendi bizzat gelip her ne zaman istersen on bin kuruşun hazır olduğunu söyledi. Çok sıkıldım. Fehmi Efendimize keyfiyeti tekrar yazdım. Telgrafla cevap verdi: «Derviş Paşa Hazretleri üç kere de bize yazmışlar. Hayır bilip mütevekkilen alellah İstanbul’a gidin.» Bunun üzerine derhal kendim ve oğlum Hüsameddin için birer istifâname yazdım. Müşir Paşa müstahkem mevkileri devre çıkmıştı. Reis Ali Sâib Paşa Müşir vekiliydi. Kendisine bu istifânameyi taktim ettim. Üzüldü:

— Yazık Ruznâmçeci Efendi… Gel benim sözümü dinle. Bu işden vazgeç… Cümlemiz seni ziyadesiyle severiz.. Bunca vakitler devlete hizmet ettin… Emek verdin… Devlet ve millet sana bunca zamandır bu kadar maaş vermiş… Ancak şimdi tam işe yarayacağın vakit memuriyetten istifâ lâyık değildir…

Buyurdular. Artık kimsenin sözü kulağıma girmiyordu. Israr ettim. Bunun üzerine Reis Paşa:

— Böyle istifâname olmaz!.. Bu kâğıdı değiştir… Devletten bir daha maaş ve memuriyet istemiyeceğini de açıkça yaz, getir!. dediler.

Derhal o yolda da bir istifâname yazdım, takdim ettim. Bir hayli yüzüme şöyle hayran olarak baktı:

— Vah Ruznâmçeci Efendi! Vah Ruznâmçeci Efendi!. Artık sen iyiden iyiye kurmuşsun.. Çâre yoktur.. Ben sana böyle nizamsız teklifler ettim ki, belki korkar, bu işi bırakırsın diye… Fayda vermedi… Haydi eski istidânı getir!. dedi.

Yine eski istifânamemi verdim. Meclise havâle etti. Bu sefer de Meclis ilâm etmez. Meclis Reisi Miralay Mehmet Bey gayet sofu bir zât idi. Beni çok severdi. Kâğıdı bir türlü Meclisden alamadım. Bir sabah Mesnevî-i Şerîfden falan fala baktım. İstifâname ve yolculuğa işaret olundu. Hemen Mesnevî-i Şerîfi alıp doğruca Mehmet Beyin konağına gittim. İşi hikâye ettim. O gün Meclisden kâğıdımı aldım. İstifâm resmen Seraskerlik makamına yazıldı. Reis Paşa keyfiyeti Müşir Paşaya yazmış: «Bunu Derviş Paşa kandırıyor.. Bu adam ordunun ruhu gibidir» demiş. Müşir Paşa da gayri resmî olarak istifâmın kabul olunmasını Serasker Paşaya yazmış… Bizim istifâ varakaları da Bâb-ı Seraskerînde minder altı olmuş… Bundan haberimiz yok.. Akşam sabah cevap gelir diyerek borcumuzu ödemek üzere Haço’dan doksan adet Osmanlı lirası aldım. Borçlarımı ödedim. Karımı ve çocuklarımı İstanbula gönderdim. Bütün kitablarımı ve lüzumsuz eşyamı sattım. Yalnız birkaç kat çamaşırla bir yatak alıkoydum. Fakat istifânamem Seraskerlikte minder altında… Serasker Avni Paşa da muztarib… Erzurum’da bu vaziyette uzun zaman kaldım. Nihayet Hüseyin Avni Paşa gazab-ı Şâhâneye uğrayıp sürgün edildi. Esad Paşa Serasker oldu. Derviş Paşa da bizim istifânameyi minder altından çıkartıp muâmeleye koydurttu.

1288 Yılı Recebinin yirmi ikisiydi. Mi’râciyeye yetişmek için Erzurum’dan sür’atle hareket ettim ve mi’râç gecesi Erzincan’da dergâh-ı şerîfde bulundum. Şeyh Efendimizle bâzı ihvân beni dört saat mesafede bir kariyeden karşıladılar. Berat gecesine kadar Erzincan’da kaldım İstanbul’a hareketimden bir gün evvel ulemây-ı billâh Şeyh Efendimizle beraber Pirimiz Mehmet Vehbi Hayyat’ın türbesine gittik. Türbenin ayak ucunda ikimiz karşı karşıya dizbediz oturduk. Murakabeye vardım. Fehmi Efendi başını benim başıma dayayıp yarım saatten ziyade bu hal ile durdu. Sonra başını kaldırıp İstanbul’a dâir sipariş ve emirlerde bulundular. Bir de buyurdular ki: «İstiğfâr-ı şerîfe devam et.. Çünkü pis adamlar nasıl ki hamamda tasla su dökünüp pâk olurlarsa istiğfar da işte öyle insanı pâk eder», Derviş Paşa hakkında da: «Paşa Hazretlerinin mahsus gözlerinden öperim… Rica ederim Ahmet Bey oğlumuza Fransızca okutmasınlar. Eğer isterlerse Ahmet Bey oğlumuzun sadırâzam olacağına senet vereyim.» dediler.

Ramazanın ilk günü İstanbul’da iskeleye çıktım. Doğruca Derviş Paşa Hazretlerinin konağına gittim. İftar sofrasında idiler. Paşa tarafından ziyade hürmet ve riayetle karşılandım. Şeyh Efendimizin emirlerini bildirdim. Ertesi günü Fıransızca hocasına ruhsat verip bir daha oğlu Ahmet Beye Fransızca okutmadılar.

O zaman İstanbul’da bir mükemmel zevk ettim. İş güç yok. Câmilerde zikir ve ibâdetle meşgul oldum.

Derviş Paşanın Şam’da Bukael-Aziz’de çiflikleri vardı. Adamlarından Mehmet Ağayı bin kuruş maaşla çiftlik nâzırı yapıp çırağ buyurmuşlardı. Beni Mehmet Ağanın hesaplarını teftiş için Şam’a göndermeye karar verdiler. Bir de Paşanın bâzı arâzisine Nablûsîzâde Abdullah Efendi tecavüz etmişti, bu münazaayı halledecektim. Paşa bana çiftlik sandığından yedi yüz elli kuruş maaş tahsis etti, iki yüz elli kuruş da Kandilli’de oturan babama maaş bağladı. Haremim ile oğullarım da konakta oturacaklardı. Yol masraflarımı verdiler. 1288 yılı Zilkadesinde Şam niyetine vapura bindim.

Şam’da, Derviş Paşa çiftliklerinin teftişinden evvel, bir handa bir oda tutup yerleşmek istedim, fakat, önce Beşinci Ordu Muhasebecisi Muhtar Efendiyi ziyaret ettim. Muhtar Efendi İstanbul’daki kalemde benim mümeyyizimdi, beni evlâdı gibi severdi. Han odasına bırakmadı, kendi konağına indirip bir oda verdi. O zamanlar Beşinci Ordu Müşiri Büyük İzzet Paşa idi. Musallî, müttakî bir zât idi. Muhtar Efendi huzuruna çıkarttı, beni çok sevdi. Erkân-ı Harbiye Reisi de Küçük İzzet Paşa idi, kalendermeşreb, gayet ehl-i muhabbet bir adamdı. Ümerâ ve zâbitan ve hele kalem efendileriyle öyle sevistik ki gûya bir vücut oldum. O zamanlar ümerâ ve zâbitan ve kalem Efendileri, birbirine olan muhabbetlerinden ötürü, takım takım, manga manga olup her gece birleşirler, âdeta düğün gibi çalgılarla fevkalâde muhabbetler ederlerdi. Bu toplantılara bir gece gitmeyecek olanı çifte çavuşlar gelip zorla götürürlerdi. Bir taraftan da Şam’daki şeyhlerle olan muhabbetim devam ederdi. Ehl-i zâhir ile zâhir, ehl-i bâtın ile bâtın olduğumdan bana «Zürçemâleyn Sultan Baba Efendi» adını taktılar. Ey sultanım!.. Bu hâli, sana bir misal ile anlatayım:

Ortaoyununa çıkan oyuncular, yâhut Şam’da oynanan komedya, yâhut İstanbul’da olan tiyatro… Bu oyuncular oyun esnasında her türlü elbise ile türlü türlü kıyafete girerler. Yâni paşa elbisesiyle çıkıp paşa zannedersin… Diğerinde fıkara elbisesiyle çıkıp fıkara zannedersin… Halbuki bu elbiselere giren bir adamdır. Hem de meselâ oyuncu başı Mehmet Ağadır. Sen onu bilmediğinden hangi elbise ile hangi şahsın taklidine çıksa çıktığı şahsı tanırsın.. Lâkin Mehmet Ağayı iyi bilenler, Mehmet Ağa hangi elbiseyi giyerse ve hangi taklide çıkarsa o adam bilir ki bu, oyuncu başı Mehmet Ağadır. Onun hiç zâhir elbisesine nazar etmez azizim!..

Şamda yârânın işret meclisinde bulunuyordum. İçkilerinden içmeden mestâneliğim onları milyon milyon geçmişti. Bu yüzden, bana âdeta alâka eder gibi âşık olurlardı. Cümlesi başıma toplanıp koca Sultan Baba Efendimiz derlerdi.

Diğer taraftan Çiftlik Nâzırı Mehmet Ağanın hesaplarını gördüm. Epeyce açığı çıktı. Paşaya haber verdim. Nablûsîzâde Abdullah Efendi ile olan arâzi dâvâsında bir hak kazanılamadı. Çünkü o efendi gibi dünya yüzünde avukat yoktur. Kitablar yanında, meseleyi kendi kendisine halletmeye muktedir. Hakkına da bakılırsa iddiâ ettiği topraklar kendisinin idi. Paşadan gelen cevapta, Mehmet Ağanın vazifesine nihayet verildiği, benim de bin kuruş maaşla çiftlik nâzırı olduğum bildiriliyordu. Fakat çiftlik işleri bir iğri büğrü yol idi. Benim işim değildi. Kalendermeşreb, dervişmizac ve kaygusuz adamım. Şimdiye kadar doğru yoldan ayrılmadım.

1289 Ramazanında Şam’da Sancaktar Câmi-i şerîfine mûtekif olmaya karar verip mezkûr câbie gidip on gün mûtekif oldum. Fesübhânallah!. Şam’da öyle İstanbul camilerinde olduğu gibi hiç kimse itikâf etmez! Ahâlisi ehl-i zevk ve safâdır.. Zâhidve âbid olanlar evlerine çekilip gizlenmişlerdir. Benim böyle itikâfıma şaştılar. Ruhumuz, canımız Defterdar Hâlet Beyefendi, o zamanlar Mîrmîrân, paşa olmuşlardı. Konya Vâlisi bulunurlarken, Subhi Paşanın azli üzerine Suriye Vâlisi oldular. Vapurla Beyruta, ve oradan araba ile Şam’a geldiler.. Muhteşem bir alay ile şehre girdiler. Erkân ve ümerâ ve zâbitan ile vapura gitmiştim. Beni görünce boynuma sarılıp şapur şupur öptüler. Bilenler bilir, bilmeyenler acaba bu kimdir diye hayrette kalır. Dâire müdürleri Hacı Hâlid Ağaya beni gösterdiler: «Artık herhangi bir iş için bana müracaat etme! Efendiye müracaat et! Nasıl irâde ederlerse öylece yap!» dediler. Beni vapurda bırakıp gittiler. Ümerâ, zâbitan ve memurîn ile Beyruta çıktılar. Beyrutta Kumandan İzzet Paşaya misafir olacaklardı.

Ben eşyalarını doğruca kumpanyaya teslim ettim. Haremi, âilelerini ve oğulları Nuri Bahâeddin Beyefendimizi alıp İzzet Paşanın konağına götürdüm. Beyrutta olan bütün işlerini gördüm. Hâlet Paşa evvelce Suriye Defterdarlığı etmişti. Pek çok dost ve ahbab kazanmıştı. İstikbale gelenlerin hesabı yoktu. bunların arasında ulemâ ve meşâyihde vardı. Vâli Paşanın bana iltifatını görünce onların da iltifatları başka oldu. Çünkü malûm ya, ikbalperestlik bizde kaide olmuştu. Bunun Türkçesi münafıklıktır, neûzübillâh!..

Müşir Paşa Hâlet Paşanın istikbaline bir yâver göndermişlerdi. Vilâyet tarafından da Meclis-i Kebîr âzâsından Azımzâde Ali Paşa gelmişti. Ali Paşa, Vâli Paşa Şam’a giderken arabasına kendisini alacağını umuyordu. Lâkin umduğu olmadı, bir gün evvel harem-i âlîleri ile oğlu Bahâeddin Beyin gündüz arabasıyla Şam’a gönderdik. Gece arabasıyla da biz geldik. Paşa Efendimiz arabaya iki uşakla beni aldı. Artık Şam’da olan alay ise târif ve tavsif edilmez. Haşır ve neşir günü gibi oldu. Karşılamaya gelen Müşir Paşa Hazretleriyle şâir paşalar, ümerâ, Şam âyânı Vâlinin arabasının kapusu açılıp da evvelâ benim çıktığımı görünce iltifatları bir başka türlü oldu. Hâlet Paşa bana:

— Biz burada Şem’iyâ’nın köşkünde biraz istirahat edeceğiz, siz doğruca şehre teşrif buyurun.. Fıkara ve zuafâya vermek üzere haylice ufak para tedarik edin.. Alay tertibi için kurulmuş olan çadırlara avdet buyurun!.. dediler.

Ben, Beşinci Ordu Nüfus Kalemi kâtiblerinden Nazif Beyi yanıma arabaya alıp Şam’a geldim. Ama nasıl geldim?.. Düzülmüş olan alayın ortasından geçerek!. Nafız Bey fevkalâde hasnâ ve müstesnâ, edîb ve müstakim, Yusuf-i Şâni bir gençtir. Pederleri Atâ Bey, Şam’ın en zenginlerinden meşhur Bekrizâdelerdendir. Uşaklar vâsıtasiyle haylice ufak para tedârik ettik. Çadırlara hayvanla döndük. Az sonra da çadırlara Vâli Paşa Müşir Paşa vesâir ileri gelen, zevât gelip kahve ve şerbet içildi. Sonra alay kurulup toplar atılmaya başladı.

Müşir Yâver Paşa, Vâli Paşanın yâveri gibi şöyle arkalarında, ben de Müşir Paşa ile beraberce girdim Bâzan halk tarafından Vâli Paşaya verilen istidâları ben alıyordum. Bâzan da fıkara gelip Vâlinin özengisine sarılıyorlardı. Onlara da akçe veriyordum. Vâli Paşa etrafına selâm vererek Vilâyet dâiresine geldik.

Cuma günü Vâli Hâlet Paşa, Câmi-i Emeviyye’ye gidecekti. Vâli Paşanın ilk Cuma namazlarında orada olan fıkara ve zuafâya sadaka vermesi âdet ve nizam gibi olmuştu. Verdikleri emir üzerine beşyüz kuruşluk metelik ve bakır akçe tedârik ettim. Sakomun iki tarafındaki ceblerimi lebâleb para doldurdum. Beraberce câmi-i şerife gittik. Namazdan sonra câmiin cümle kapusundan çıktılar. Câmi avlusu fıkara ile dolmuştu. Paşanın yâverleri önde kendisine yol açıyordu. Ben de arkasında iki tarafa para vermeye başladım. Fakat etrafı öyle sardılar ki, kurtulmak mümkün değil.. Üzerime hücumla sakomu sırtımdan alıp yağma edecekleri muhakkak.. Bunu hisseder etmez hemen bir avuç para alıp sağ cihetime serptim. O cihet duvar yıkılıyor gibi yeryüzüne yıkıldı. Bir de sol cihetime serptim, kezâlik o cihet de harâb oldu. Önüme de öyle ettim, sonra üzerlerine basarak canımı kurtardım.

Derviş Paşanın Çiftlik Nâzırlığını yapamayacağımı anladım. Kendisinden bu vazifeden affımı rica ettim. Yine askerî kalemlerden birisine girmeye karar verdim. Derviş Paşa arzumu is’âf etti. Ben de 1289 yılı Teşrinisânisinde İstanbul’a gittiğim. Vapurdan çıkınca konağa vardım. Paşa Efendimiz Kapuya varmış..

KISMET YİNE ŞAMDA

Memur suda balık gibidir, kalemden çıkarlarsa yaşamazlar — Beşinci Ordu redif yoklamacılığı ile Şam’a hareket — Sultan-ı âşık Erzincânî Fehmi Efendi’nin vefatı — Câmi-i Emeviyye’de iti’kâf — Huzur-u İlâhideki âşıkın neş’esini artıran çocuklar — Yalnız dışı süslü bir Paşa ve âşk mizacı ehli — Yüzü güzel içi şeytan Muhasebeci — Bir arslan hikâyesi.

O zamanlar Seraskerlik Kapusunda Tanzimat Komisyonu nâmiyle bir komisyon teşekkül etmişti. Ne kadar mâzun müşirler varsa oraya âzâ olup devam ederlerdi. Derviş Paşa da orada âzâ idi. Akşam oldu. Konağa döndü. Merdiven başında durup kedisini selâmladım:

— Sefâ geldiniz, nasılsınız? deyip şöyle ayak üzerinde hatır sordular:

— Yine Harbiye kalemlerine girmek arzu ediyormuşsunuz. buyurdular.

Ben de ahvâlimden bahsettim. Kalemlerden başka bir yerde barınamayacağımı arzettim. Sonra çiftlikler meselesinden uzun uzadıya izahat verdim. Derviş Paşa ile ertesi günü Müsteşar Ahmet Beye gittik. Paşa:

— Biz bu zâtı başka yolda kullanalım arzu ettik, olmadı!.. dedi.

Müsteşar Bey de:

— Bunlar suda balık gibidir, kalemden çıkarlarsa yaşayamazlar! dedi.

Ordu kalemlerinden birinde ilk münhale tâyinimi, şimdilik Derviş Paşanın konağında bir odada yatıp kalkarak beklemeye başladım.

Derviş Paşanın konağında memuriyet bekleyip duruyordum. Maaşım olmadığından paraca fevkalâde sıkıntı çekiyordum. Kurban Bayramında hamam parası olmak üzere, parasızlıktan bahisle Paşaya tezkere yazdım. Bir Osmanlı lirası ihsan etmişler. Velhasıl dilenci derecesine gelmiştim. O esnada Derviş Paşa Bosna Vâlisi oldu. «Sizin iş uzayor» diye beraber götürmeye kalktı. Fakat vakit ve zamanı gelmiş, beni de 1200 kuruş maaşla Beşinci Ordu redif yoklamacısı tâyin etmişler.

1290 Senesi Martı başlarında Beşinci Ordunun merkezi olan Şam’a döndüm. Fakat hiç param yoktu. Küçük oğlum Sâlih Efendiye bir tezkere verip Vâli Paşaya gönderdim Biraz akçe istedim. Paşa Efendimiz selâmlıkta imiş, Sâlih tezkereyi takdim etmiş. Hemen kesesini çıkartıp avucunu açtırıp ne kadar para varsa avucuna dökmüş, buyurmuş ki:

— Efendi babana selâm et! Şimdi yanımda bu kadar bulundu, birazdan sen yine gel de, sarraf gelsin, daha göndereyim!..

Sâlih döndü. Keyfiyeti söyledi. Avucunda olan parayı saydım, beşyüz kuruştu. Zâten bana da o kadar lüzumu vardı. Sâlih’e tenbit ettim: «Sakın oğlum gitme!» dedim. İşte Hâlit Paşa böyle cömert ve âşık adamdır.

Hâlet Paşa bir müddet sonra Suriye Vâliliğinden ayrılıp İstanbula gitti. Vâlide Sultan Kethüdâsı oldu. 93 muharebesinden sonra Cidde Vâlisi oldular. Orada vefat etmişlerdir.

Şeyhimiz Fehmi Efendiden bir mektup aldım. Derviş ve Hâlet Paşaların dâveti üzerine İstanbul’a gelmiş.. Sonradan anladım ki, bu geliş zuhûr edecek muharebeden ötürü imiş.. Hattâ Bâbıâlide toplanan meclisde Fehmi Efendi Hazretlerini de dâvet etmişler. Bu toplantıda: «Namus ve istiklâlimizin uğrunda Rusların teklifini reddetmeliyiz!.. demiş. Kulelideki Mekteb-i İdâdiye giderek talebeye güzel bir nutuk söylemiş. Çocukları çalışmaya ve gayrete teşvik etmiş. Şeyh Efendimizin mektebdeki nutku üzerine mektebin kitabet hocası Hamdi Efendi de aşağıdaki nutku yazıp okumuş.

«Bu Rumî ayın yirmi sekizinci Pazar günü Nakşibendî-i Hâlidiyye tarikatı Şeyhlerinden Resâdetlû Hacı Fehmi Efendi Hazretleri Kulelide kâin Mekteb-i İdâdi-i Şâhâneyi bitteşrif sunûfi muhtelife dershanelerini ziyâretle okutulan dersleri tenezzülen dinlemiş, muallim ve talebeleri teşvik ederek avdet buyurmuşlardır.»

Fehmi Efendi Hazretleri askerle beraber her bir muharebede hâzır bulundular. Erzincan’a muharebeden sonra döndüler. 1298 de üçüncü defa hacca gittiklerinde Arafattan Mekke-i Mükerreme’ye inmiş, yirmi otuz gün yatıp orada ölmüş.. Hazret-i Hatice’nin ayak ucuna defnedilmiş. Bu acı haberi işittiğim zaman bayılmışım. O kadar âh-ü figan ettim ki, yanımda olanlar da ağlaştılar. Dünyayı o anda talâk-ı selâse ile boşadım.

Kabrinin taşına koydum bâşımı
Akıtıp âh ile kanlı yaşımı
Eyledim tahmir onunla âşımı
Lütfedüp Fehmi bana imdâda

Ramazanda Şeyh Efendimizin ruhu için haftada bir hatim indirdim. Teravihden sonra evime gelip bir saat kadar arkadaşımla muhabbet eder, yatardım. Ramazanda şurada burada bir takım halkın uygunsuzluklarını ve fenalıklarını görmekten ise uykuya gitmek âdeta bir nevi ibâdettir. Sahur vakti yemekten sonra Câmi-i Emeviyye’ye gider, sabah namazı vaktine kadar ibâdet eder, sabah namazından sonra evime gelip şöyle iki üç saat kadar uyurdum. Yirmi altıncı Kadir gecesi akşamı da câmide itikâfa niyet edip kaldım.

Kadir gecesinin ertesi günü de sabah namazını Câmi-i Emevîde kıldıktan sonra tekrar itikâfa niyetlenir, yatsı namazını ve terâvihi edâ etmedikçe câmiden çıkmazdım. İftarı câmide, bir simit ve bir hurma ile yapardım.

Bir Kadir gecesinde ezana bir çeyrek kalarak ufak maksûrede râbıtada idim. Câmide kimse kalmamış, ancak çocuklar koşarlar, oynarlardı. İçlerinden birisi beni uyuyor zannı ile yanıma gelip:

— Ammî! Ammî!.

Diye bağırdı. Cevap vermediğimden eliyle arkama şiddetle vurup kaçtı. Diğer çocuklar da baktılar ki fakirde hareket yoktur, onlar da birer birer gelip öyle can ve gönülden arkama birer şiddetli yumruk vurup kaçtılar. İşte bunların bu hâlinden bende olan aşk-u muhabbeti, neş’e tecelliyâtını artık târif edemem. Ne çâre ki, hademeler gelip çocukları döverek kovdular, benim hâlime de şaşırıp kaldılar.

Bu sırada Süslü Mustafa Paşa Beşinci Ordu Levâzım Dâiresi Reisi oldu. 1227 de ben Dördüncü Orduy-u Hümâyûna Ruznamçecilikle gittiğimde o da Dördüncü Ordunun Üçüncü Talîa Taburu Binbaşısıydı. Gayet fevkalâde süslü gezer, idaresindeki Üçüncü Talîa Taburu «Süslünün Taburu» diye yâdolunurdu. Süslünün Taburu geldi, Süslünün Taburuna maaş verilmiş. Süslünün Tabur Kâtibi, Süslünün zâbiti denilirdi. Lâkin mübârek adam hep dışını süslemiş, içi süssüz kalmış. Şam’a geldikten sekiz, on gün sonra Müdürümüz Rıza Bey:

— Bizim İbrahim Efendi gayretlidir, ona çok iş verin, lâkin yanına delikanlı efendi koymayın, güzel yüzler temâşâsından hoşlandığı için işler geri kalır!.

Demiş. Müdürümüz nâzik bir zât, bana bir şey söylemedi. Fakat iki dudaktan çıkan dünyaya yayılır, işittim. Gönlüm çok incindi. Biz aşk-ı mezâcî ehliyiz. Başımızda o merâret-i aşkımız bâkidir. Cenâbı Hak zümre-i uşşâkdan bizi cüdâ eylemesin. Âmin!.

Şu kadar var ki, zamanımızda bu aşk-ı mezâcî ortadan külliyyen kalkmıştır. Herkes bu aşk ve bu muhabbeti Süslü Paşanın zannı gibi bâtıl tarafa hamleder.

Bir gün dâirede namaza giderken Süslü Paşa ile karşılaştık. Birkaç efendiler vardı, onlara:

— Mâşallah!. Bende tüy tüz yoktu, İbrahim Efendi yine böyle saçlı sakallı efendiydi!. dedi.

— Evet efendim.. Fakir âb-ı hayat içtim!.

Dedim. Mâşallah!.

1307 Yılı. Hâlâ Şam’dayım. Vazifeme gayretle devam etmekteyim. Maaşımız artmış, rahatımız da yerindedir. Ordu Muhasebecisi de Cemâl Bey, yüzü güzel, içi şeytan, firavun bir adam. İkide bir canımıza hücum ile mücadele eder. Bir gün yanına çağırttı. Vazifem olan tâyinât icmallerinin tedkikatından ve henüz gelmeyenlerin celbi hakkında müzakere olunması sebebinden bâzı şeyleri vesile ederek bir takım yersiz şeyler söyledi.

— Yalnız başımayım… Arkadaşım, muavinim yok. Bir elden bu kadar çıkıyor… Bundan ilerisine gidemem!. dedim.

— Bu söz muvâfık-ı hikmet değildir!. dedi.

— Hikmet bilmem, adem-i iktidârımı beyân ediyorum!. dedim.

— Muvâfık-ı hikmet değildir!. dedi.

Çok sıkıldım. Artık zarurî:

— Efendim, sinnim kemâle erdi, yalnızlığım cihetiyle böyle ağır bir yükü çekemeyeceğim, fakirinize bayram ertesine kadar müsaade edin, bayramdan sonra tekaüd olmak üzere İstanbul’a gideceğim, o vakit bu vazifeyi yalnız başına tamamiyle ifâya muktedir bir efendiye verirsiniz!. dedim.

— Bu da muvâfık-ı hikmet değildir!. dedi.

— Olsun olmasın, bundan başka sözüm yoktur!.

Diyerek yanından çıktım. Artık bir söz ki söyledim, görelim Mevlâ ne eder, ne ederse güzel eder, deyip odama geldim. Burada bir hikâye hatırıma geldi.

Bir gün arslan sahrâda bir ufak tepenin üzerinde kurulmuş otururken karşıdan onu görmeyen bir kurt geçmiş. Arslan kurda seslenip çağırmış. Kurt arslanı görünce vücuduna Yahudi sıtması gelmiş Kemâl-i huzûr ve edeble arslanın karşısına çıkmış… Arslan kurda:

— Karnım aç!. Git şuradan bir koyun yakala getir!.

Diye emretmiş. Kurt başüstüne deyip hemen gitmiş, bir koyun yakalayıp getirmiş, arslan bir pençe vurup koyunu tuz gibi dağıtmış ve yemeğe başlamış. Bîçare kurt korkusundan bir yere gidemeyip arslanın karşısında kemâl-i edeble dururmuş.. Arslan:

— Gel… Sen de ye!.

Demiş. Kurt uzaktan uzanıp koyunun pislikle dolu işkembesini çekip bir köşede büzülüp yemeye başlamış. Ağzı burnu tamamiyle neces olmuş.. Arslan bu hâli görüp:

— Niçin güzel etlerinden yemeyip de böyle pis işkembeyi yiyiyorsun?!.

Diye sormuş. Bîçâre kurt:

— Efendim.. Mâlûm-u âlinizdir ki bu koyun dağlarda, sahrâlarda otladığından kimyevî otlar yer… Bu işkembe kimyevî otlarla doludur.. Bunda başka bir haysiyet, hikmet vardır!.

Demiş. Arslan gülmeye başlayarak:

— Şu ağzının burnunun pisliğine bakmayıp hikmetten dem vuruyorsun!.

Demiş.

Bu misâl küstahlık ise, nifak bundan büyük küstahlıktır.

* * *

Kaynak:
Hatıralar, Aşçı Dede Halil İbrahim
Reşat Ekrem Koçu

Arşiv & Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz