Tabur Tabibi Derviş Bey’in Hatıralarında Erzincan

0
703

Osmanlı Devleti’nin son dönem savaşlarında ve İstiklal Harbi’nde muvazzaf olarak bulunmuş olan Tabip Binbaşı Mehmet Derviş Kuntman’ın anıları daha önce Silahlı Kuvvetler Dergisi’ninin 215. sayısının eki olarak 1 Eylül 1965‘te yayımlanmıştır. Bu anılar, (E) Prof. Tbp. Kd. Alb. Metin Özata tarafından derlenerek yayına hazır hale getirilmiştir. Bu hatıralar 2010 yılında “Bir Doktorun Harp ve Memleket Anıları” adı altında -Genelkurmay  Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları – tarafından kitap haline getirilerek yayımlanmıştır.

Hatıralar, gerek Osmanlı Devleti dönemi, gerekse de Cumhuriyet dönemiyle ilgili önemli bir çok olayı anlatması bakımından, tarihini ve tarihi gerçekleri öğrenmek isteyen  herkes için önemli bir kaynak niteliğindedir.

Bu hatıralar; ayrıca, Tabip Binbaşı Mehmet Derviş Kuntman‘ın eski Türkçe günlüklerinden, kişisel notlarından, şiir defterlerinden, bazı fotoğraflarından, belgelerinden ve anlattıklarından faydalanılarak “Tabur Tabibi Derviş Bey” adı altında Paraf Yayınları tarafından da yayımlanmıştır.

Dr. Mehmet Derviş Kuntman‘ın eğitim hayatı ve mesleki tecrübelerini anlattığı hatıralarından yalnızca, Erzincan bölümleri alıntılanmıştır. Eser bir bütün olarak okunduğunda okuyucu şüphesiz çok daha fazlasına tanıklık edecektir.

Gerek askerlik ve gerekse sivil hayatında uzun müddet kaldığı ve her tarafına bir çok hatırayla bağlandığı Erzincan’ın, Kuntman‘ın hayatında çok özel bir yere sahip olduğu hatıralarında sıkça dile getirilmektedir.

Bu hatıraları okuduğunuzda Eski Erzincan‘ın bir dönemine kahraman bir doktorun gözünden tanıklık edeceksiniz.

Hatıraları okumaya başlamadan önce Kuntman‘ın hatıralarında kendini anlattığı bir paragrafa burada yer vermenin okuyucuya fikir vermesi açısından çok faydalı olacağına inanıyoruz.

” Şu iki sene içinde bir haşere gibi ne evreler geçirdim, neler gördüm, nerelere gittim? Meşrutiyet heyecanı içinde mektepler bitirdim. Staj yapmak istedim, tabur tabibi oldum. Kendimi harpler içinde buldum. Edirne’nin kurtuluşunda bulundum. Sarıkamış felaketine, Erzurum ve Erzincan’ın düşüşüne şahit oldum.

Dağlarda ben de dondum, baskınlardan kıl payı kurtuldum. Tifodan, dizanteriden, tifüsten kurtulamadım… Anadolu’yu batıdan doğuya, kuzeyden güneye defalarca yürüdüm. Hanlarda, köy odalarında, ahırlarda, ahır sekilerinde, zeminliklerde yattım. Ne buldumsa onu yedim. Çayımı hep şekersiz içtim. At bindim aşılmaz dağlar, karlı sahralar, kızgın çöller aştım. Deve sırtında geçilmez nehirler geçtim, denizlerde fırtınalar atlattım. Sığ bir dereden geçerken az kaldı boğuldum… Salgın Hastalıklar Mıntıka Tabibi olup Karadeniz sahillerini dolaştım.

Kızıl İnkilap Müfrezesi tabibi olup Bolşeviklerle tanıştım. Çete tabibi olup Ermenilerle savaştım. Fırın yaptım, bit öldüreyim derken elbise yaktım. Dernekler kurup gazeteler çıkardım. Nutuk attım, şiir yazdım, konferans verdim.

Ne yaptımsa kimseye yaranamadım. Haksızlıklara uğradım, aşağılandım, hor görüldüm. Kâh üzüldüm, kâh talihime küstüm. Evlendim, çoluk çocuğa karıştım. Fırat’ın kaynağından soğuk sular içerek Erzurum yaylasına çıktım. İran’ı, Kafkasya’yı gezip gördüm. Maku hânlarının hastalarına baktım, saraylarında sefa sürdüm. Aras’ın azgın sularını aştım. Ağrı Dağı’nın etrafını dolaştım. Ve şimdi de kademe kumandanı oldum, Garp Cephesi’ne yöneldim, gidiyorum…”

Erzincan Nostalji

* * *

Dr. M. Derviş KUNTMAN’ın kitaba yazığı Ön Söz:

Dr. M. Derviş KUNTMAN

“Askeri Tıbbiyeyi bitirdikten sonra Balkan, Birinci Dünya harpleriyle her iki cephede Milli Mücadele’ye iştirak ettim. Harplerde bir çok zafer ve felakete şahit oldum. Anadolu’nun bir çok yeriyle İran ve Kafkasya’nın bir çok kısmını gezdim. Sivil hayatta Erzincan, Ordu, Kars, Kırklareli, Çanakkale vilayetlerinde çalıştım. Bu şekilde; memleketi, milleti ve bilhassa Türk askerinin eşsiz kahramanlığını yakından tanıdım. Bundan başka bir çok gözlem ve duygumu ve belli başlı olayları zamanında not etmiş olmamdan cesaret alarak bu anıları yazmış bulunuyorum.

Bu notlar, esas itibariyle bir seyahatname gibi tarih sırasıyla gezip gördüğüm yerlerin, bulunduğum harplerin tarif ve anlatımından ibaret ise de bunda daha çok Türk milletinin vatanseverliği, Türk ordusunun vatanı savunma hususunda; düşmanı, silahı, mühimmatı, iklim şartlarını hiçe sayarak en aziz canını feda etmesi gibi hiçbir millette görülmeyen yüksek karakteri ortaya konarak, yiğitlik destanı seslendirilmiştir. Ayrıca milletçe uğradığımız hezimet ve felaketlerin hemen hepsinin idaresizlikten ileri geldiği hususuna da dokunularak acı acı şikayetlerde bulunulmuştur.

Nihayet; acı tatlı günlerimin bir günlüğünü, elli yıllık hayatımın bir takvimini oluşturan bu yaprakları toplayıp bastırmaya karar verdim. Bununla ufak bir hizmet yapabildiysem kendimi bahtiyar sayar, görülecek kusurlarımın bağışlanacağını umarım.”


 

Erzincan Hastanesi (Osmanlı Dönemi)

Erzincan Hastanesi
5 Temmuz 1910 günü Erzincan’a vardık. Hastane şehrin yedi kilometre kuzeyinde, Vaskirt (Işıkpınar) köyünde ve yol üstünde olduğundan, hemen oraya indik. Bir kısmımız Prabağ’da, bir kısmımız da Vaskirt’te tuttuğumuz evlere yerleşerek hastaneye devama başladık. Baştabib Albay Kadri Bey adında eski bir hekimdi. Muavini Kolağası Dr. Yusuf Kenan Bey’di. Hastane tam teşekküllü olup her şubenin bir müteassısı vardı. Biz hastaneye stajyer olarak tayin edildiğimizden, bu tecrübeli meslektaşların yanında bilgimizi artıracaktık. Her birimiz bir koğuşa verildik. Sonsuz bir istekle çalışmaya başladık.
Temmuz ayında Erzincan çok sıcak oluyor. Şehre pek seyrek inip çıkıyoruz. Bütün günümüz, hastanedeki görevimizi yaptıktan sonra, içinden sular akan bahçeli, serin evlere çekilerek etrafı seyretmekle geçiyor. Bütün Erzincan Ovası’nın sıcaktan sislere bürünerek uykuya daldığı bu mevsimde, kırlarda öten ağustos böceklerinin ısrarlı ötüşleri insanı biraz daha uyuşturuyor; tatlı, renkli hülyalara sevk ediyordu. Bazı Cuma günleri Fırat üzerindeki adacıkta Müşir Zeki Paşa’nın yaptırdığı piknik yerine gidip eğleniyorduk. Burası çok güzel bir yerdi. Koru içinde ufak bir köşkü, sahildeki sandalları, süslü kameriyeleriyle âdeta Boğaziçi’ni andırırdı.
(…)

23 Temmuz 1910
Hastane heyetinin, Meşrutiyet’in ilanı günü vesilesiyle Vaskirt köyünün güzel bir bahçesinde bize verdiği güzel bir ziyafette nutuklar söylendi. Osmanlı hekimlerinin birleşmesinden bahsedildi. O mutlu günün anısına resimler çekildi, vecizeler yazıldı, kısacası bize hastane kadrosundaki doktorlar gibi muamele yapıldı. Bizde bu aldatıcı hava içinde eskisi gibi görevimizi devama ve geçmiş şeyleri unutmaya başladık. Bu sırada, Ordu Kurmay Başkanı ile görüşülerek her birimize uygun birer yer arandı. Güya stajımızı bitirmiş, birliklerin hekim ihtiyacını temin için taburlara dağıtılma kararı alınmıştı. Bir hafta sonra emir geldi. Arkadaşlar yakın yerlere, civar birliklere verildikleri hâlde Rasih’le beni Kerkük taraflarında hâlen nerede olduğu belli olmayan 31’nci Alaya verdiler. Bu tertibin Rasih’le bana karşı olduğu anlaşıldı. Bu suretle kurnaz idareciler bizi hastaneden, bu da yetmiyormuş gibi 4’ncü Ordudan atarak isteklerine kavuşmuşlar ve rahat nefes almışlardı.
Erzincan’da başıma gelen bu ikinci sürgün olayı benim artık bir dâhiliyeci olmak arzu ve ümidimi kökünden kırdığı gibi bizdeki hastanelerin de ne hâlde olduğunu bana iyice anlattı.
(…)
İşte, tahsilimi tamamlamak amacıyla ve büyük ümitlerle geldiğim Erzincan Hastanesinden böyle kolu kanadı kırılmış bir durumda ayrılırken yine onun loş koridorlarını, geceleri kör bir kandil altında inleyen ağır hastalarının feryatlarını hatırlamaktan kendini alamıyor, hekim olduğuma utanıyorum. Bir de Erzincan Hastanesinden daha gösterişsiz olan Gülhane Hastanesindeki Alman doktorlarının kurduğu disiplini, temizliği, ağır hastaların dişlerini temizleyen o güzel Alman şvesterlerinin (hemşirelerinin) şefkatli, merhametli hâllerini düşünüyorum da diğer taraftan Erzincan’da muazzam kışlalar, muhteşem Müşirlik Dairesi, Müşir İbrahim Paşa ve Alman öğretmenlerin idaresinde talim ve eğitim ile meşgul muntazam bir ordu, hâlâ Osmanlı imparatorluğu’nun şanlı, görkemli günlerini hatırlatırken hastanenin bunların yanında kangren olmuş bir uzuv gibi çürümesi beni çok üzüyordu. Zavallı hastane! Ne zamanın imkânlarından ne fennin son gelişmelerinden istifade etmiş ne de eski faydalılığı kalmıştı. Kibirli idarecileri yüzünden günden güne harabeye yüz tutuyor, eski şöhretini kaybediyordu.

Hastaneden ilişiğimizi keserek şehre indik. Bir iki gün otelde kalıp yol hazırlığı yaptık. Bize bu uzun yolculuk için hiçbir yardımda bulunmadılar. Maaş ve yol harçlığımızı taburunuzu nerede bulursanız oradan alırsınız dediler. Bizim en büyük telaşımız hangi yolu takip edeceğimizi öğrenmekti. Herkes işlek yolun Kemah, Eğin, Arapkir, Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Mardin, Musul olduğunu, bir de nispeten kısa olan Tunceli yolu varsa da buranın çok arızalı ve eşkiya yüzünden tehlikeli olduğunu söylüyorlardı. Biz tehlike ve eşkiyaya kulak asmayarak bu yolu seçtik. Biri binek, diğeri yük için ikişer mekkâre (katır) kiraladık. Eşyamız, birer portatif karyola ile ufak birer yatak ve ve bavuldan ibaretti. Rasih’in ayrıca bir sandık kitabı ve cerrahi aletleri vardı. Bunlardan başka her birimizin boynunda birer termojen, portatif süzgeç, her ihtimale karşı birer ufak tabanca bulunuyordu. Rasih’in ayrıca bir fotoğraf makinesi vardı. Bu şekilde hazırlandıktan sonra Erzincan’a veda ederek yola koyulduk.

Tabur Tabipliği (Ağustos 1910)

Erzincan’ın çok sıcak günlerinden biriydi, öğleden sonra iki doktor, iki mekkâreci ve iki mekkâreden oluşan ufak kervanımızla Fırat Köprüsü’ni geçerek Sultan Seydi’ doğru yokuşları tırmanmaya başladık.

Akşamüzeri konak yerine vardık. Burası Tunceli yolunun ilk durağı ve Erzincan’ın ziyeretgâh ve mesirelerinden Sultan Seydi Türbesi’dir. Burada han, bina vesaire olmadığından eşyamızla bir barhana (yük boşaltılan yer) kurup konakladık. Bir taraftan güneş batıyor, diğer taraftan dağlar bütün heybetiyle yükseliyordu.

Ertesi gün Munzur Dağı’na keçi yollarından tırmanarak ilerliyorduk. Bel noktasına geldiğimiz zaman, kuytu yerlerde 2-3 metre kalınlığında yıllık kar tabakalarına rastladık. Buranın yüksekliği iki binden fazla olduğundan, havada bir hafiflik ve serinlik duyuluyor, her şey temiz, parlak ve güzel görünüyordu. Şimdi öyle yüksek, saf, serin ve ıssız yerlerden geçiyorduk ki bu bize, başka bir iklime, başka bir âleme geldiğimiz hissini veriyordu. Gerçekten buralar tabiatın, vahşi güzelliğin, kuvvet ve kudretin, hatta korkunun mutlak hâkim olduğu yerlerdi. Ancak halkından hiç kimseye tesadüf etmediğimiz gibi yollarda ayak izleri bile kalmamıştı. Anlaşılan buralarda kurtlardan, kuşlardan başka kimse geçmiyor; yalnız zaman zaman ova köylerini basıp talan eden eşkiya kollarıyla bir de şimdi başlarına gelen felaketten yollarını şaşırmış iki doktor geçiyordu.

Boyun noktasını aştıktan sonra yine patikalardan; taşlar, kayalar arasından, atlar yedeğimizde, aşağı doğru indik. Akşamüstü Ovacık kazasının bir köyüne geldik.
(…)

11 Mayıs 1912
Arapkir’e vardık. Vefâkar dostum Rasih ile buluştuk. Burada bir iki gün dinlendikten sonra yola çıktık. Şimdi alay toplu ve düzenli bir hâlde Erzincan’a gidiyor. Devamlı Fırat Vadisi’ni takip ediyoruz. İşte, dertli Eğin… İşte, “Eğin’in önünden akan Fırat.” İşte sağımızda, solumuzda yükselen mor sümbüllü dağlar. Alay, uzun bir yürüyüş kolunda Fırat kıyılarını takiben kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Askerler yöresel havalardan yanık yanık türküler söylüyorlar ki hepimiz duygulanıyor, at üstünde tatlı hayallere dalıyoruz. Etraf ise o kadar ağır yük altında neşe ve canlılıklarını bırakmıyor, subaşlarında verilen molalardan taze kuvvet alarak yollarına, türkülerine devam ediyor. İşte Kemah. İşte meşhur Kalesi. İşte Sultan Menkuc’un (Sultan Melik Mengücek Gazi) mezarı. İşte köprüsü. İşte Fırat’ı iki tarafa bağlayan dar Acem Köprüsü. Sağımızda Munzur Silsilesi. Solumuzda dalgalı bir arazi devam ediyor. Yine yanık türküler dağdan dağa aksedip duruyor. Artık Kemah Boğazı’ndan kurtuluyoruz. İşte Erzincan Ovası’na giriyoruz. İşte Erzincan. Ta uzaklarda sisler içinde görünüyor.

Tekrar Erzincan’da (28 Mayıs 1912)

Askeri Hastanesinden sürgün edilip büyük bir ızdırap içinde ayrıldığımız Erzincan’a 22 ay sonra taburların arkasında tekrar giriyorduk. Şehir, uzaktan ovada sisi ve dumanlar içinde, kavak ağaçlarının gölgesinde, sıcaktan âdeta uyuyor gibi görünüyor, Hacı İzzet Paşa Camisi’nin göklere yükselen minaresi, genel manzaraya güzel bir hat ilave ediyordu. Erzincan; etrafı dağ, ortası bağ bir memlekettir. Kuzeyde Sipikör Dağı’nın eteğinde Vaskirt Köyü; onun yanında ağaçlar arasında Askeri Hastane binası beliriyor. Onun görünüşü yüreğimde halâ bir sızı meydana getiriyordu. Güneyde Tunceli dağları, etrafındaki köyler ve Sultan Seydi, bütün ovaya eşlik ediyor, Fırat Nehri de bunlar arasında doğudan batıya mavi bir şerit gibi akarak kadroyu tamamlıyordu. Biz de bütün bir alay, yorgun, bitkin bir hâlde ter ve toz içinde son gücümüzü harcayarak şehre gelmekte acele ediyorduk.
Alayımız, şehirde Kale Kışlası’na yerleşti; ben de Rasih’le Merkez Kışlası’nın bir odasına yerleşerek rahata kavuştum. Burası Erzincan’ın en güzel yeri. Kışlada Müşirlik Dairesi, onun yanında Ortamektep, onun bitişiğinde Hükümet Konağı ve ortada bütün tören ve toplantıların yapıldığı geniş bir meydan var.

Eski Erzincan Kale Kışlası Kapısı

91, 92, 93’ncü Alaylardan oluşan 31’nci Tümen, Erzincan’da tamamıyla toplanmış ve şimdiye kadar her bölüğü bir dağ başında jandarmalık yapan bu alaylar artık derli toplu bir kuvvet olarak meydana çıkmış bulunuyordu.

Erzincan, ordu merkezi olduğu için doğunun başşehri sayılır. Devletin bütün kuvvet ve kudreti burada birikmiş gibi. Kışlalar askerlerle dolu. Bir Alman talim heyeti durmadan çalışıyor. Askeri Hastane ile şehir arasındaki yedi kilometrelik alan içinde ve geniş bir saha üzerine yapılmış olan Hamidiye, Aziziye ve Süvari Kışlalarının aralarındaki büyük talim meydanları mektep dersaneleri gibi durmadan dolup boşalıyor. Sık sık manevralar oluyor. Hakiki top mermileri atılıyor. Bunlara biz de katılıyoruz. Çarşı pazarlarda faaliyet içinde. Lokantalar, gazinolar, mağazalar devamlı olarak işliyor. Siirt ve Malatya’dan sonra burası bize âdeta İstanbul gibi geliyor. Ne ararsak bulunuyor, ne görsek hoşumuza gidiyor. Rasih, ortamı bulunca hekimlik yapma hevesine düştü. Bir muayehane açtı. Ben de ara sıra eczanelere uğrayarak eski arkadaşlarla görüşüyor, nadiren hasta bakıyorum.

4’ncü Ordunun en büyük şahsiyeti Ordu Kumandanı Müşir Tatar Osman Paşa’dır. Bütün halk, subaylar, erat sadece ondan bahsediyor ve onu övüyor. Paşa, rütbe ve makamın verdiği gurur ve azametle kendini zorla saydıran insanlardan değil. Tecrübe, bilgi, zekâ ve güzel konuşmasının verdiği üstünlükle herkesi kendisine sevdiren bir kumandan. Büyüklüğünden hiçbir şey kaybetmeden sokakta rast geldiği her sınıf halk ile konuşuyor, onlara hâl soruyor, bu sebepten Erzincan onu bir baba gibi seviyordu. Hele çarşı Pazar gezdiği zaman esnafın harekete geçip her tarafı temizlemesi ve ona karşı büyük saygı göstermesi görülecek manzaralardandı. Hiçbir belediye reisinin emri, paşanın bir sözü kadar etkili olamazdı. Orduda ki durumu da aynı idi. Bütün erat ve subaylar onu sever ve sayardı. Bir gün bir birliği teftiş ederken bir askere: “Ben kimim? Adım ne?” diye sormuş. Asker de tereddütsüz: “Ordu Kumandanı Tatar Osman Paşa” demesi üzerine, etrafındakiler endişeye düşmüşlerse de paşa hemen: “Aferin Oğlum! Yiğit lakabıyla anılır.” diyerek herkesi hayrete bırakmıştır.

Paşa yaşlı olmasına rağmen çok çalışkan, çok hareketli bir insandı. Her manevraya iştirak ettiği gibi en yorucu teftişlerden geri kalmazdı. (…)

Her ikindi, Müşirlik Dairesinin önünde geniş kadrolu, bir bando – mızıka selam havaları çalar, meydanı bir ululuk havası kaplardı. Herkes onu derin bir sessizlik içinde dinler, günün yorgunluğunu giderirdi. Benim en çok hoşuma giden:

“Erzincan’da bir kuş var, kanadında gümüş var

Gitti yârim gelmedi, elbet bunda bir iş var”

Türküsü idi. Ben bunun yanık nağmelerini kışladaki odamdan dinler, derin hülyalara dalardım.

Ağustos 1912
Erzincan’ın; yazı sıcak, sokakları toz toprak, suyu da azdı; bundan dolayı şehirde oturmak güçleşirdi. Yerli halkın çoğu bağlarına göç eder. Her ikindi zamanı birçoğu eşeğine, arabasına binerek köy yolunu tutar. Şehir âdeta tenhalaşır. Çok sıcak günlerde zengin olanlar büyük çadırlarıyla Sultanseydi’de bir süre kalırlar. Buranın Havası, suyu fevkâlede güzeldir.

Erzincan bahçelerinde her türlü meyve bolca bulunur. Bilhassa dutu çoktur. Bundan; dut kurusu, dut pekmez, dut rakısı, dut sirkesi, sucuk ve pestil yaparlar. Bundan başka Cimin’in üzümü, Geçit’in karpuzu, Mollaköy’ün kavunu pek meşhurdur.

Bugünlerde bunaltıcı bir sıcak var. Aynı zamanda siyasi durum da endişeli görünüyor. Trablusgarp elden gitmiş. Arnavutluk ayaklanmış, dahili, harici bütün işler karmakarışık. (…)

3 Aralık 1914
Erzincan’dayız. Buraya üçüncü defa geliyorum. İyi kötü günlerini gördüğüm bu şehri, bıraktığım gibi buldum. Harp dolayısıyla hayat biraz sönmüştü. Buranın halkı Ruslarla harbi daima endişe ile karşılar. Çünkü 93 felaketinin izleri henüz silinmemiştir. Herkes üzüntülü ve düşünceli görünüyor. Cephede meydana gelen olaylardan bir haber alınamamakla beraber, ağızdan ağza bazı haberler işitiliyordu. İlk taarruzda Rusların sınırımızı geçerek Pasinler’e kadar geldiklerini, burada yapılan çetin bir meydan harbinde Rusların durdurulduğunu duyduk. (…)

6 Aralık 1914
Tercan’a geldik. Mamahatun Türbesi’ni, meşhur Kervansaray’ı gezdik. Bunlar, Selçuklular zamanından kalma mimari şahaserler. Bunların önünden geçerek Erzurum Ovası’na doğru yol almaya başladık. (…)

18 Şubat 1916
Tercan’a geldik. Burası, Erzurum’dan geri çekilen asker, göç eden halk ile dolup boşalıyordu. Biraz oturup dinlenecek, nefes alıp istirahat edecek yer yoktu. Bir taraftan da manda arabaları, uzun kağnı katarları durmadan gelip geçiyor, çıkardığı matemli iniltilerle Mamahatun kasabasını durulmaz hâle sokuyordu. (…)

Tercan‘ı bu durumda bırakarak ayrıldık. Tümenimiz, Erzurum’dan büyük kayıpla çıktığından ve bizim alay yine bir bölük seviyesine düştüğünden, Erzincan köylerinde derlenip toparlanmamıza karar verildi. Bunun için, gitmekte acele ediyorduk. Geceyi Kargın’ın sıcak bir odasında geçirdik. Çoktan beri böyle rahat, sıcak bir yer görmediğimizden burada kalışımız hepimizi canlandırdı. Sabahleyin ovayı geçerek Sansa Boğazı‘na girdik. Bu derenin ayazı, insanı bıçak gibi kesiyordu. Göçmenlerle yan yana yürüyerek, kağnı gıcırtılarını dinleyerek boğazı geçtik. Akşamın alaca karanlığında bir hana yerleştik. Ertesi gün bize tahsis edilen Keleriç köyüne gelerek konakladık.

Bir gün sonra Erzincan’a gittim. Burası, Erzurum’dan kopup gelen ve Sivas’a kadar uzanan göçmen akınıyla çalkalanıyordu. Herkes üzgün, perişan, nereye kaçacağını, nasıl göçeceğini düşünüp duruyordu. Zavallı Erzincanlılar! Ummadıkları bu üzüntülü felaket karşısında öyle şaşkın bir hâle gelmişlerdi ki mallarını, mülklerini, sıcak yuvalarını bırakıp uzaklara kaçmak istiyorlardı. Bunların karşısına çıkıp hakiki durumu anlatacak, onları teselli edecek kimse görünmüyordu.

Kötür Köprüsü’nde (2 Mart 1916)
Keleriç köyündeki on günlük istirahat bizi iyice diriltti.Geçirdiğimiz felaketin acısını unutur gibi olduk. Tümenimize Albay Şefik Avni kumandan oldu. Manevi kuvvetimiz arttı. Bugün köy meydanında toplandık. Alayımıza Kötür Köprüsü kuzeyindeki Karasu (Fırat) Nehri’nin sağ sahilinin tutulması emri verildi. Hemen Halilağa Hanı‘ndan geçerek mevzilerimize geldik, yerleştik; Önümüzde koca bir nehir akıyor, karşı tarafta yani düşman tarafında geniş bir düzlük, onun arkasında Tunceli dağları görünüyordu. Çok emin bir yere gelmiştik. Düşmandan hâlâ bir haber yok. Onlar herhâlde bir boğa gibi, yuttukları büyük lokmanın sindirimi ile meşguller.

Nisan 191
İlkbahar geldi. Havalar oldukça ısındı. Her taraf yeşilliğe, rengarenk kır çiçeklerine büründü Kuşlar ötüyor, önümüzde Fırat sessizce akıp gidiyor, tabiat bütün güzelliğiyle yüzümüze gülüyordu. Diğer taraftan teçhizatı, üstü başı mükemmel yedek askerler geliyor, mevcudumuz günden güne artıyordu. Bizde bol yiyecek olduğundan sulh zamanında imişiz gibi her gün düzenli talim ve eğitim ile meşgul olarak harbe hazırlanıyorduk. Biz subaylar da bu iyi havalardan faydalanarak ara sıra talim meydanında toplanıp bahsine atışlar yapıyor, kaybeden tarafa kuzu ziyafeti verdirerek eğlenceli günler geçiriyorduk.

Rusların karşımızdaki ovayı ve onun gerisindeki tepeleri süvarileriyle tuttuklarını; bir iki yerde karakol kurup bizi uzaktan gözlediklerini öğrendik. Durum böylece malum iken nisanın sonlarına doğru bir gün kolorduya, Ruslara karşı bir keşif taarruzu yapıp bunların kudret ve kuvvetlerini ve karşımızda hangi kıtalarının bulunduğunu öğrenmek fikri gelmişti. Onlar süvari olduğu için bizim de bu taarruzu süvarilerimizle yapmamız gerekli olmuş ve hatırımda kaldığına göre bu vazifeye 12’nci Süvari Alayımız memur edilmişti. Gayet güzel, durgun bir havada ikindi zamanı süvarilerimiz Fırat‘ı geçerek karşı düzlüğe çıktılar. Biz, her iki tarafın durumunu yandan siperlerimizden çok güzel görüyor ve büyük bir heyecanla harekâtı takip ediyorduk. Meydanda yine düşmandan eser yoktu. Süvarilerimiz ufak bir tepeye doğru harp nizamında ilerlediler. Biraz sonra ilerideki tepelerin arkasında bir kaynaşma oldu. Kazakların toplandığını ve karşı hücuma geçmek için hazırlandığını gördük. Bizimkilerin bundan haberi olmadığı için telaş ve endişemiz son derecede arttı. Güneş batmak üzere idi. Yüksek tepeler; gurubun kızıllığına bürünmüş, savaşın yapıldığı düzlük de hafif bir loşluk içine girmişti. Biz, sonucun fenalığını anladık. Düşman süvarisi çok kuvvetli ve fazla idi. Bizimkiler de o nispette zayıf ve azdı. Kazakların, tepelerin arkasından birden bire çıkarak süvarilerimizin üzerine atıldıklarını gördük. Durum vahimdi. Derhâl bizim süvari kumandanının geri çekilme emri verdiğini ve birliğin geri döndüğünü gördük. Süratle nehri geçerek eski siperlerine çekildiler. Kazaklar da geri dönmüştü. Akşam oldu. Bu süvari keşif taarruzunun neden olduğu utanç ve bozgunluk, gecenin karanlığı içinde kayboldu gitti.

Kolordu kumandanımız Yusuf İzzet Paşa bir süvari idi. Bizimkilerin son harplerle ne kadar perişan ve zayıf düştüklerini, buna karşılık Kazakların da o derece kuvvetli ve mükemmel olduklarını bilmeleri gerekirken bu keşif hareketiyle süvarilerimizin hâlini düşmana göstermesi bizim için çok acı, çok utandırıcı olmuştu.

Ertesi gün erkenden uyandım. Siperlerin üstüne çıkarak araziyi seyre koyuldum. Gayet güzel bir nisan sabahı. Ortalıkta bir barış sessizliği havası var. Fırat yine akıp gidiyor. Dün süvarilerin karşılaştıkları ova hafif bir sise bürünmüş, hâlâ uyuyor. Dün akşamki keşif olayı unutulmuş, sanki Fırat suları onu tarih denizinin enginlerine almış götürmüştü. Tarih deyince hatırıma dedelerimizin Viyana önlerine yolladıkları o heybetli, o muhteşem sipahiler geldi. Yine yakın tarihte, 1897 Türk – Yunan Harbi’nde, Mahmut Muhtar Paşa‘nın süvarilerimizle Yunan piyadesine yaptığı o dalkılıç hücumunu hatırlatırım ki Yunanlıları kanlı mağlubiyete uğratmış; o, memlekete şanlı bir zafer kazandırmıştı. Uzağa gitmeye ne gerek var! Geçen sene Kemahlı Cemal, bir bölük süvariyle Oltu‘da Rusları perişan etmiş, kolordumuzun yolunu açmıştı. Fakat bugün öyle mi? Sarıkamış ve Erzurum‘dan sonra bize ne kaldı ki süvari kalsın?

Mayıs 1916
Fırat üzerindeki siperlerden Kop Dağı‘na hareket emri geldi. Hazırlanmaya başladık.
(…)

Erzincan’ın Düşmesi
Alayımız, Sipikör Dağı’nda Erzincan-Trabzon şosesi üzerindeki sarp kayalıklar arasına geldi yerleşti. Burada yığınak yapıp bekleyecektik. Bu sırada Vehip Paşa’nın bir emri geldi, emirde: “91’nci Alay, bu siperleri sonuna kadar müdafa , kesinlikle terk etmeyecek, gerekirse orayı kendisine mezar yapacak.” Deniliyordu. Emirsiz nereye çekilebilirdik? Bize buradan daha güzel mezar nerede bulunurdu? Gerçekten yerimiz her tarafa hakimdi. Büyük bir kuvveti her vakit durdurabilirdik. İşte bekleyip duruyorduk. Fakat kimse gelmiyordu. Ortalıkta korkunç bir sessizlik ve sakinlik hüküm sürüyordu. Bu sıkıcı bekleme içinde yeni Tümen Komutanımız Bahaettin Bey geldi. Bizi genel durumdan haberdar etti. Gümüşhane’nin düştüğünü, Rus süvarilerinin Sipikör’ün kuzeyindeki vadilerden ilerleyerek; Köse’den geçerek Çardaklı Boğazı’nı tuttuklarını, kolordumuzun geri çekilme yolunun kesildiğini, bununla beraber gelenlerin süvari olup yakında püskürtüleceğini ve yolun herhâlde açılacağını söyledi, gitti.

Demek ki ordu komutanı, önce Rusların Sipikör’den Erzincan’a sarkacağını zannetmiş, onun için bize o şiddetli emri vermişti. Hâlbuki düşman daha ileri giderek bütün kolordu’nun vaziyetini tehlikeye sokmuştu. Artık ne Erzincan’ın ne de müdafasına memur edildiğimiz Sipikör Geçidi’nin bir kıymeti kalmıştı. Mezarımızı bırakarak kefenimiz sırtımızda Çardaklı’ya doğru kaydık. Yine Erzincan Ovası’na bakan yüksek bir dağın platosunda toplandık. Geri çekilme yolumuz kesildiği için hep ümitsiz bir hale gelmiştik.

23 Temmuz 1916
Rusların Çardaklı’ya kadar sızarak kolordumuzun arkasını kesmesi akla hayale gelmeyen bir cesaretti. Bir an için esir olduğumuzu düşünüyor, kan ter içinde kalıyordum. Bütün subaylar bir sırtın gerisinde grup grup toplanmış, kurbanlık koyun gibi akibetimizi bekliyorduk. Akşam oldu. Karanlık bastı. Herkes kuytu bir yere çekildi. Bu sessizlik içinde berrak, yıldızlı gökyüzünü seyrederek kadere boyun eğmişken Erzincan taraflarında şiddetli patlamalar oldu. Arkasından ateş dumanları yükseldi. Birdenbire Erzincan’da 10 Temmuz (23 Temmuz) şenlikleri yapılıyor zannettik. Hâlbuki kışlaları, kışlaları cephanelikleri, ateşe vererek Erzincan’ı terk ediyorduk.

Vehip Paşa, askeri edebiyata örnek olacak emirler veriyordu. Fakat onun bütün tahminleri boşa çıkıyor, kararlarında isabet olmuyor; O, düşmanını bir türlü istediği yerde tutamıyordu. Artık insiyatif elden gitmiş, kendisini olayların akışına bırakmıştı.

25 Temmuz 1916
Sabahleyin bulunduğumuz tepeden hareketle Kazakların kestiği Çardaklı Boğazı’na doğru gelerek tümenimize katıldık. Burada çatışmaya iştirak ederek Rusları yeniden püskürttük. Bu suretle selamet yolumuz açıldı. Arkamızdan da Ruslar Erzincan’a girdi. Şimdi biz Çardaklı Boğazı’nı geçiyoruz. Geceyi bir handa geçirdik. Ertesi gün yolumuza devam ederek boyun noktasındaki karakol binasına yerleştik. Burada, alayımıza bu gediğin güneyindeki yüksek dağlara çıkıp mevzi almamız ve buraları müdafa etmemiz emri verildi. Burası, o havalinin en yüksek yaylasıydı. Yavaş yavaşa akşama doğru ancak yetişebildik. Rus stratejisini bildiğimizden onlara karşı bir tedbir almaya lüzum görmeden hemen çadırlarımızı kurarak istirahata geçtik. Ruhen, bedenen yorgun, bitkin olduğumuzdan, burası bize huzur ve rahatlık verdi. Hele geceleri bu parlak yıldızların altında uyumak ne hoş oluyor. Sanki göğe yaklaşmıştık, yıldızlar o kadar yakın görünüyordu. Burada saf bir yayla havası olduğundan, sabahları çok erkenden uyanıyor, etrafı bir gözetledikten sonra işimize, gücümüzle uğraşıyorduk. Yememiz, içmemiz çok iyi. Yanımızdaki sürüden istifade ediyoruz. Tesadüfün bağışlarda nimetler de caba. Geçen gün askerler yüksek bir tepede taşlar arasında saklanmış bir tulum peyniri bulup getirdiler. Bu, Erzincan’ın meşhur mercan peyniri idi. Seve seve yedik. İşte burada böyle bir çoban hayatı yaşarken bizi geri çektiler.

Refahiye Cephesi (Ağustos 1916)
Ordu Karargâhı Suşehri’nde, 10’ncu Kolordu Refahiye’de yerleşti. Bizde Bulgar Çayırı civarında Erzincan – Refahiye şosesinin güneyindeki volkanik sırtlara yerleştik.
Ruslarda yine hareket işareti görülmüyor. Onlara göre artık karşılarında Türk ordusu diye bir şey kalmamış, cepheyi tutanlar birkaç inatçı çeteciden ibaretmiş. Gerçekten azdık. Onların bir alayına karşı bizim ancak 30 – 40 kişilik bir bölüğümüz bulunuyordu. Fakat nitelik bakımından onlardan çok üstündük. Bir avuç kahramanla onların sürülerini her vakit durdurabilirdik. Nitekim öyle oluyordu. Elverir ki iyi idare edilelim. Şimdi yine bu yeni siperlerimizde kısmi sessizlikten faydalanarak kayıplarımızın yerine konması ve mevcut kuvvetimizin düzenleme ve talimiyle meşgul oluyoruz.

Erzincan ve Bayburt’un düşmesinden ve cephenin Harşit’ten Refahiye’ye kadar gelip Tunceli dağlarına dayanmasından sonra işgal edilen memleket ahalisinin çoğu; çoluk çocuğuyla Orta Anadolu taraflarına göç etmişti. Bu mesele, ordunun genel gücünü düşürdüğü gibi insanların gittikleri yerlerde beslenme ve iskân işlerine tesir etmiş, memlekette âdeta bir kıtlık başlamıştı. Bundan başka, geriler çeşitli harp cephelerinden gelen kaçaklarla dolmuş, geçim sıkıntısı yüzünden soygunculuk, eşkiyalık başlamış; doğal olarak genel ahlak da düşerek fuhuş ve cinsel hastalıklar artmıştı. Bundan dolayı genel asayiş iyice bozulmuş, jandarmalar ile kaçaklar arasında daimi bir mücadele ve çatışma başlamış, içeride bir cephe teşekkül ederek Orta Anadolu kargaşa içinde kalmıştı.
(…)

22 Ocak 1924
Bugün 3’ncü Tümen Komutanlığından Erzincan Hastanesi Bakteriyoluğluğuna tayin emrim geldi. Bu şekilde bir kere daha tabur tabipliğinden kurtulup hastaneye tayin edilmiş bulunuyorum. Bundan memnun olmakla beraber kıta hayatından, özellikle mert, bilgili, insaniyetli topçu subay arkadaşlarımdan ve vefakâr sıhhiyecilerimden ayrıldığıma da üzülüyorum.
(…)

25 Şubat 1924
Bayburt’tan Erzincan’a hareket ettik. Biri kundakta, ikisi kucakta üç çocukla katırların sırtında, bu havalinin en soğuk, en fırtınalı bir mevsiminde yoldayız. Biraz gittikten sonra hava bozdu. Güçlükle ilerliyoruz. Geceyi Kısanta köyünde geçirdik.

26 Şubat 1924
Her taraf kar. Yol, iz görünmüyor. Önümüzdeki üç katıra bakarak gidiyoruz. Kar lapa lapa yağmaya devam ediyor. Bereket versin rüzgâr yok. Geceyi Pulur nahiyesinde geçirdik.
27 Şubat 1924 Bugün hava açık, fakat çok sert. Atların üstünde donuyoruz. Akşam ezanı Sipikör köyüne geldik, konakladık.

28 Şubat 1924
Sipikör Dağı’nı açık bir havada geçiyoruz. Kar o kadar fazla ki hayvanlar güçlükle yürüyor. Eğer bu dağlarda bir fırtına çıksaydı, kurtulmamız zor olurdu. Karakolda biraz istirahat ettikten sonra şoseyi bırakarak Serçe Boğazı’ndan yokuş aşağı Erzincan Ovası’na indik, Vaskirt köyünde bulunan Askeri Hastane’ye yerleştik.

Erzincan Hastanesi (1 Mart 1924)
Yedinci defa oluyor ki Erzincan’a geliyorum. Bu bir tesadüf eseri midir? Yoksa talihin bir cilvesi midir? Bir türlü anlamıyorum… Öyle zannediyorum ki beni buraya çeken gizli bir kuvvet var. Hayırlısı. İlk gelişimde de bu hastaneye tayin edilmiş ve Vaskirt köyünde oturmuştum. Şimdi tekrar ve ailemle birlikte gelişim ve aynı köyde kalışım, kaderin bana bağışladığı büyük lütuflardan biri sayılır. Bunun için büyük şevk ve gayretle işime sarıldım.
Hastane, eski Hastane… Fakat çok değişmiş. Böyle olmakla beraber, ilk gelişimdeki heyecanlı günleri hatırlatan izlere rastlanıyor. İlk iş olarak laboratuvarı düzeltmeye başladım. Birçok noksan buldum. Bunların tedarik ve ikmali için sık sık şehre iniyor, sıhhiye uzmanıyla temasta bulunuyorum. Fakat bu eksikler kolaylıkla bulunmayacak, hayli zaman bekleyeceğiz.
(…)

Erzincan Vilayetinde (25 Mart 1924)
Erzincan Askeri Hastanesinin bakteriyoloğu iken dokuz ay evvel Ezine’de vermiş olduğum istifa dilekçeme bugün burada kabul cevabı vermiş olmakla on beş senelik askerlik hayatım sona ermiş, açıkta kalmıştım. Bu yeni hayata hiçbir şekilde hazırlıklı olmadığımdan büyük bir sıkıntıya girdim. Öyle ki arkasından ansızın denize itilen ve yüzme bilmeyen bir adamın durumuna düştüm. Aralıksız çırpınıp duruyor, sinir krizleri geçiriyordum. Daha acıklısı üç çocuğumun mahzun bakışları altında eziliyor, büyük bir kabahat işlemişim gibi azap duyuyordum. Çünkü param yoktu. Askerlikten, bana acı hatıralardan başka bir şey kalmamıştı.
Hemen Sağlık Dairesine koşarak açık bulunan merkez hükümet tabipliğine aday oldum. Cevap gelinceye kadar boş durmak olamayacağından, her gün Vaskirt köyünden yaya olarak şehre iniyor, bir iş arıyordum. Bu esnada Askeri Lise fizik hocalığının açık olduğunu ve bir ücret karşılığı hemen işe başlayacağımı öğrendiğim zaman çok sevindim. Akşam köye koşarak ailemi durumdan haberdar ettim. Ailemin bozulmuş manevi kuvvetini biraz düzelttim.

19 Nisan 1924
Erzincan Askeri Lisesinin fizik öğretmeni olarak vazifeye başladım. Şimdi geceleri dersime çalışıyor, sabahları erkenden kalkarak yedi kilometrelik yolu yürüdükten sonra mektebe geliyordum. Burada, müdür ile birkaç subayı Balkan Harbi’nden tanıdığımdan lise çevresi bana yabancı gelmiyor; ancak fizik öğretmenliği yapmak, kolay bir iş olamayacağa benziyordu. Çünkü matematik ile başım hoş olmadığından öğrencilerin güç bir sorusuyla mahcup olmaktan çekiniyordum. Bu sebeple gece gündüz çalışıyor ve bir an evvel hükümet tabipliğine tayinimi bekliyordum.
(…)

Merkez Hükümet Tabipliği (25 Haziran 1924)
Merkez hükümet tabipliğine tayin emrim geldi. Hemen daireye koşarak işe başladım. Burası epey zamandan beri hekimsiz kalmasından, tayinim burada memnuniyet yarattı. Ben de bütün varlığımla çalışarak tez zamanda işlerimi kavradım.
Erzincan’da göz önünde işlenen suç çok olduğundan, haftada bir iki gün sorgu hâkimiyle köylere gidiyor, her zaman yola hazır bir vaziyette bulunmak gerekiyordu. Bu yüzden at beslemeye, her gün kilot pantolon ve çizme ile gezmeye mecbur kalıyordum. Bu kıyafetle kendimi hâla tabur tabibi zannediyor, askerlik hayatını, harp günlerini hatırlamamaya imkân olmuyordu. Şehirde de asayiş olayları çok görüldüğünden geceleri sık sık uyandırılıyor, aradığım hür, mücadeleli hayata kavuşmuş bulunuyordum.

16 Ekim 1924
Sağlık Bakanlığı’dan Valiliğe aşağıdaki telgraf geldi:
“Merkez Hükümet Tabibi Derviş Bey’in acilen Erzurum felaketine erişmek ve oradaki heyete katılmak üzere hemen Erzurum Sağlık Müdüriyeti emrine sevki ve bu hususta görevden kaçanlar vatani hizmetten kaçmış sayılarak gelecekte ona göre işlem yapılacağının tebliği ve hareketinin temini.”

Bu emir cephedeki kumandanın emrinden daha şiddetli idi. Ancak felaket büyük. Hasankale tamamen yıkılmış, bütün halk açıkta kalmıştı. Ancak bize, yardıma koşmak için ufak bir işaret yeterliydi. Böyle ağır, tehditkâr sözlere ne lüzum vardı?

19 Ekim 1924
Böyle ani hareket emirlerine alışmış olduğundan, hemen atıma binerek Erzincan’dan ayrıldım. Sivil olarak ilk defa yalnız başıma yolculuk yapıyordum. Bütün eşyamı atın terkisine yerleştirerek yola çıktım. İlk geceyi Halilağa Hanı’nda geçirdim. Konak yerine yorgun argın vardığım hâlde kendimden önce atımı düşündüm. Onun ufak bir tımarını yaptıktan ve yemini verdikten sonra, bu basit han odasının bir köşesine kıvrılarak yattım. Sabah erkenden kalkarak yola düştüm. Tercan ve Ilıca’da aynı şekilde hanlarda kalarak Erzurum’a vardım.
(…)

Ocak 1925
Erzincan’ın kışı gelmiş, etrafı çevreleyen dağlar bembeyaz olmuştu. Ovada her ne kadar kar görünmüyorsa da kuru soğuk, dondurucu bir ayaz ortalığı kasıp kavuruyordu. İşte böyle bir günde Pülümür Savcılığından Danzig nahiyesinde bir otopsi yapılması için vilayetten bir hekim istenmişti. Erzincan’da benden başka hükümet tabibi olmadığından doğal olarak iş bana havale edildi. Hava çok soğuk olmasına rağmen hükümet tabipliğinden kalma bir alışkanlıkla hemen hazırlıklara başladım. Yapılan düzenlemeye göre Erzincan’da Kötür köprüsü’ne kadar araba ile gidilecek, orada Fırat Nehri geçildikten sonra köylüler gelip beni Pülümür’e götüreceklerdi. (…)

Temmuz 1925
Erzincan merkez hükümet tabibine yalnız vilayet daire amirleri yüklenmiyordu: Buna, Sağlık Bakanlığı da katılıyordu. Nitekim oradan acele kayıtlı aldığım bir telgrafta, derhâl Kuruçay kazasına gidilerek oradaki frengililerin saptanması ve hastalığı olanlara birer takım neosalvaran uygulanması emrolunuyordu. Duyduğuma göre Erzincan milletvekilleri, Sağlık Bakanlığına giderek Kuruçay’ın frengiden kırıldığını, hastalığın yüzde elli oranında olduğunu, bunun için oraya acilen bir hekim gönderilmesini istemişler. Bakanlık da bir frengi uzmanı yollayıp esaslı bir tarama yapması veyahut daha doğrusu oraya bir hükümet tabibi tayin etmesi gerekirken kolay ve çabuk olsun diye yine beni gönderiyordu. Oysa ben burada boş durmuyor, diğer birçok iş arasında Birinci Dünya Harbi’nden sonra Erzincan’da salgın bir şekil almış olan frengililerin de tedaviyeleriyle meşgul oluyordum.

Bu emir üzerine her şeyi olduğu gibi bırakarak yine seyahat kıyafetiyle at ile yola çıktım. Kemah Boğazı’nın bitmez tükenmez kıvrımlı yollarını geçerek Kemah Kalesi hizasında Sultan Menküç Köprüsü’nden Fırat’ı geçerek Kuruçay toprağına girdim. Bir süre gittikten sonra sarp yerlere, Fırat kenarındaki tehlikeli yollara geldim. Buraları; vaktiyle eşkiyaların bir memuru soyduktan sonra onun izini kaybetmek için Fırat’a attıklarını duyduğumdan dolayı korku ve üzüntü içinde geçiriyordum. Nihayet Kaza merkezine yetiştim.

Kuruçay, köy gibi bir kasaba. Burada küçük bir sıhhıye memuruyla karşılaştım. Bununla önce merkezi, sonra köyleri gezerek, nüfus kütüğüne göre herkesi muayene ederek frengilileri taradım. Gerçekten, hastalık çoktu. Şimdiye kadar tedavi görmediklerinden dert bütün felaketiyle yayılmıştı. Hatta sokaklarda oynayan masum çocuklarda bile görüyordu. Burada bir buçuk ay kadar dolaşarak tespit ve tedaviyle uğraştım. Sonra gereken raporu hazırlayarak Erzincan’a döndüm. Hastalık, milletvekillerinin iddia ettiği gibi yüzde elli oranında değildi. Ancak yüzde beş buldum ki bu da frengi bakımından büyük bir oran sayılırdı. Yapılan bir seri tedavi de çok işe yaradı.

Temmuz 1926
(…) Artık suçüstü için köylere gitmek beni biraz eğlendiriyor ve bana memleketi, halkı yakından tanıma fırsatı veriyordu.

Girlevik Şelalesi

Geçen gün sorgu hâkimiyle Kirlevik (Girlevik) köyüne gittik. Burası Fırat’ın Tunceli tarafında, Pülümür yolu üzerinde; bağlı,bahçeli küçük bir köydür. İşimiz bittikten sonra Kirlevik (Girlevik) Şelalesi’ne kadar gittik. Daha şelaleye uzaklardan onun gürültüsü işitiliyordu. Ona yaklaşınca çok yüksekten, dikine kesilmiş kayalardan beyaz köpüklü bir su sütununun düştüğünü, etrafa köpükler, havaya serin su zerrelerinin saçıldığını gördük. Manzara çok muhteşemdi. Bu düşüşten, büyük bir kudret husule geldiği belliydi ki bu, suyun şeklini değiştiriyor ve havayı sarsıyordu. Ne yazık ki bu büyük kuvvet, beyaz bir köpük haline gelerek kayboluyor, sonra yine kayalar arasından durgun bir su olarak sakin sakin Fırat’a doğru akıp gidiyordu. Halbuki buradan üretilecek enerji ile bütün Erzincan Ovası ve civarı ışığa kavuşur, bir çok fabrika işleyebilirdi. Maalesef şimdi burada vahşi bir güzellik, serin bir yeşillikten başka bir şey görülmüyor.
(…)

Suçüstü dolayısıyla gezip gördüğüm ve bende derin izler bırakan yerlerden biri de Erzincan’ın Cimin (Üzümlü) nahiyesi olmuştur. Burası Keşiş Dağı’nın eteğinde, asırlık çınar ağaçlarının gölgelerinde ve ortasında daima köpüklü sular akan güzel bir köydür. Erzincan Ovası, sıcaktan yanarken burası serin, gölgeli, rahat bir köşecik tesiri yapıp suların şırıltısı, ağaçlar arasından esen rüzgârların hışırtısı, insan bir huzur ve rahatlık verir. Burada her türlü meyve yetişir.

Ciminliler yapı itibariyle iri yarı, kahraman yapılı Türklerdir. Geceyi buraya yakın bir köyde ve bir beyzadenin konağında geçirdik. (…)

Mayıs 1927
Dört seneden beri Erzincan merkez hükümet tabibiyim. Bütün resmi işler arasında bir de halk hekimliği yapmaktayım ki en önemli vazife de bu idi. Şehirli olsun, köylü olsun hastalarına, acil vakalarına ilkin hükümet tabibini davet edip onun fikir ve yorumunu aldıklarından onların yardımlarına koşmayı, acılarını dindirmeyi başta gelen ödevlerimizden bilirdik. Bunun için de bilgili olmak, her uzmanlık alanından biraz anlamak, yani bütün anlamıyla pratisyen olmak gerekiyordu. Nitekim bir gün Hah (Bahçeli) taraflarında bir hastaya çağrıldım. (…)

Kısacası hükümet tabipliği hem güç, hem de zevkli bir meslekti. Sabahtan akşama kadar çalıştığım halde vaktin nasıl geçtiğini bilmez, bir yorgunluk duymazdım.

Dr. Sait KESKİN
Erzincan merkez hükümet tabibi olduğum zaman, Dr. Sait Bey, Memleket Hastanesi dâhiliye mütehassısı ve başhekimi idi. Onunla sık sık görüşüp konuşuyor, her hususta anlaşıyorduk. Tez zamanda aramızda çok samimi bir dostluk oluştu. Geceleri toplanıyor, resmi, özel meseleler hakkında fikir alışverişinde bulunurduk. Sait Bey’in hekimlikteki derin bilgisine, karar verme kudretine, olayları izah ve yorumuna, hele ince esprilerine hayran olmamak elde değildi. Bu halleri; halkça, vilayetçe takdir edilerek o, tahsilini ikmal etmek üzere bir sene süreyle Paris’e gönderildi. Onun hastalara zayıflara, merhameti, haksızlığa, yobazlara karşı koyması bariz karakterlerindendi.

28 Aralık 1928
Erzincan sağlık müdürünün başka bir yere tayini üzerine bakanlıktan gelen emirde: “Layık olduğum takdirde, memuriyetim tasdik edilmek” şartıyla bir de sağlık müdürlüğü vekilliğine tayin edildim. Şimdi hekimlikten başka bir de idare işleriyle meşgul oluyor, durmadan çalışıyordum. Aradan bir sene kadar bir zaman geçtikten sonra, bir gün Sağlık Bakanlığı müfettişlerinden İrfan Bey’le karşılaştım. Bu; çok ciddi, çok dürüst, çok ince eleyici bir kişiydi. Ona teftiş verirken insan, kendisinin kanun karşısında olduğunu hissederdi. Öyle ki daire işlemlerini en ufak detayına kadar inceliyor, hastane erzakını bir pirinç tanesine kadar arıyor, bu şekilde devlet ve millet işlerinin ne kadar önemli, ne kadar sorumlu bir görev olduğunu bütün önemiyle gözümüzün önüne seriyordu.

14 Mart 1930
Erzincan Sağlık Müdürlüğüne asaleten tayinim yapıldı. Beş seneden beri hükümet tabibliğinde hayli yıprandığımdan müdürlüğe terfi durumu beni çok sevindirdi. Hemen Hıfzısıhha Kanunu’nu göz önüne alarak Erzincan’ın sağlık ve sosyal dertleriyle uğraşmaya başladım. (…)

Erzincan’ın İçme Suları
Biri Kurutelek, diğeri Karasu olmak üzere iki gözeden çıkar.

Kurutelek: Şehre altı kilometre mesafedeki Kırklartepesi eteğinden çıkan gözenin suyu yüz lüle kadar vardır. (Bir lüle, başparmak kalınlığındaki bir borudan akan su demektir.) Bu kaynağın üstü kapalı ve etrafı boş arazi olup miktarı yaz kış değişmez. Pek derinlerden gelir. Gerek gözede ve gerekse onun yollarında yosun görülür. Halkça en makbul su budur.
Karasu: Toprakkışla’nın hemen yüz metre kuzeyinde birçok gözeden çıkar. Bunun da üstü kapalıdır. Çıktığı yerin yüzeysel ve geniş olmasından dolayı suyu sonbaharda çoğalır, kışın azalır; yosun tutmaz. Ahali adıyla karasu adıyla bilinir, pek sevilmez.
Her iki göze suyu, harçtan ve taştan yapılmış kanallarla ayrı ayrı gelerek Vağaver köyünde birleşir. Ondan sonra Askeri Lise yanındaki büyük taksim yerinde toplanır. Buradan da şehirdeki 160 çeşmeye dağılır.

Künklerin çevreleri, harçla dedelerimizin yaptığı gibi sıvanmadığından yollardaki ağaç kökleri bunların içini ve etrafını sararak suların akmasına engel olur. Bu yüzden su yolcuları iki günde bir ellerinde uzun teller olduğu halde künkleri güya temizlemek için yolları birçok yerlerden açarak suları kirletir. Bundan başka bu künklerin bazıları lağımların yanından geçtiğinden sular bozulur, hatta bazı kış, tifo hastalığının salgın bir hâl aldığı görülür.
Bunlar Hıfzıssıhha Meclisinde anlatılarak belediyenin her işten önce su meselesini halletmesi gerektiği kararlar altına alınmışsa da parasızlıktan, idaresizlikten bir şey yapılamamıştır. Vaziyet bu merkezde iken Cimin nahiye merkezine pek yakın bir yerde ve yol üzerinde Ekşisu adında bir maden suyu vardır ki bu şehirde çok kullanılır. Biz memlekete içme suyu getirme telaşıyla uğraşırken midesinden rahatsız olan bir albay, bu maden suyunu demir borularla şehre getirmek teklifinde bulunmuştu. Biz de, Hıfzıssıhha Kanunu gereğince maden suların demir borularla naklinin mümkün olmayacağını bildirerek adı geçeni bu sevdadan vazgeçirmiştik.

Erzincan’ın ayrıca bir su derdi daha vardır. Arazisi çorak olduğu için burada susuz hiç bir şey olmaz. Bu sebepten dolayı sulamaya gerek vardır. Bu da kısmen Vaskirt Deresi’le temin edilir. Dere, evvela askeriyeye ait büyük un değirmeniyle şayak fabrikasını işlettikten sonra arklarla ovaya dağılıp bağ, bahçe ve tarlalara taksim olunur. Fakat yazın kurak zamanlarda ihtiyaca kâfi gelmediği için çok sıkıntı çekilir, köylüler arasında bir çok çatışmaya sebep olur.

Bazen de ekinlerin yetiştiği zamanlarda ormansız dağlara sağanak halinde yağmur yağar yağar ki işte o zaman Vaskirt Deresi taşarak bütün ovayı, hatta şehri sular istila eder ve ekinler hep harap olur. Velhasıl Erzincan’ın suyu pek bol olduğu; Fırat, dereler, membalar, şelaleler gürül gürül akıp gittiği hâlde, bunlardan gereğince faydalanılamaz. Aksine onlar, ara sıra birer afet olarak karşımıza çıkmakta ve bizi büyük felaket ve ızdıraba uğratmaktadır.

Bataklık ve Sıtma
Erzican Ovası’nın hemen hemen dörtte biri bataklıktır; bu yüzden sıtması boldur. Bunun sebebi Şihli civarında Fırat; Pişkidağ ve Ekşisu taraflarında da dağ eteklerinden çıkan ve seviye itibariyle Fırat’tan alçak bulunan bir kaynaktır. Bundan başka, şehrin güneyinde yine bataklık olduğu gibi Kemah Boğazı yakınında Beytahtı denilen mevkide de bir çok birikinti vardır. Bunların işgal ettiği saha, yaklaşık olarak 100 kilometre kare genişliğindedir. (…)

Frengi
Birinci Dünya Harbi’nden sonra Erzincan’da frengi, salgın bir hâl almıştı. O vakit buraya gönderilen Kızılay İmdat Heyeti, bunların yardımına koşmuş, kasaba ve köylerce yüzlerce frengili tespit ederek tedavilerini yapmıştı. (…)

Erzincan Memleket Hastanesi
Nüfusu yüz binden fazla olan vilayetlerin en az elli yataklı bir hastane için bütçelerine tahsisat koymaları icap ederse de Erzincan’da mahalli idare bütçesinin darlığından dolayı şimdiye kadar bu husus sağlanamamıştır. Yalnız, hastanenin hekimler kadrosu 50 yatak üzerinden kabul edilerek biri dâhiliye, diğeri hariciye olmak üzere burada iki hekim bulundurulmuş, yatak adedi de 30 olarak kalmıştır.

Hastane binası, şehrin batı kenarında, harabeler içinde eski bir konaktır. Buranın geniş bir bahçesi vardır. Buranın hastane olmaya kesinlikle elverişli de zorunluluk dolayısıyla burada kalınmaktadır. Bereket versin, hastanenin başhekimi Dr. Sait Bey’in devamlı çalışması, vazifesine bağlılığı ve her hususta dürüstlüğü, bu noksanları unutturmaktadır.

Erzincan’da Mücadele Araçları
Sağlık Bakanlığı, mücadele aracı olarak her tarafa Kocaeli yapısı basınçsız, adi sacdan etüv makineleri gönderip duruyordu. Ancak bunlar, kazalarda yer bulunmadığından açıkta kalıp çürümüş ve bunların tekerlekleri darmadağınık olmuştu. Bunlar esasen buğu sandığından başka bir şey değildi. Hatta buğu sandıkları daha iyi iş görüyordu. Bu sırada Erzincan’da Ruslardan kalma iki bozuk basınçlı etüv makinesi bulundu. Bunlar, hemen tamir ettirilerek işler hale getirildi. Bunlar, bir hamamın bir tarafına yerleştirilerek mükemmel bir temizleme evi yapıldı. Bu suretle bulaşıcı hastalıklarla savaş işimiz kolaylaşmış oldu.

Erzincan’daki Eczaneler
Önceleri şehirde bir eczane vardı. Bunun iç ve dış durumu hiç de bir eczaneye benzemezdi. Denebilir ki atfar dükkânı bundan daha temiz, daha muntazamdı. Sanki: “Ne ararsan bulunur, derde devadan gayri.” Sözü burası için söylenmişti. Sahibi ilmalkâr bir zat olup yapılan samimi uyarılara kulak asmıyordu. Ne zaman ki ikinci bir eczane açıldı halkın rağbetine uğrayıp kazanmaya başladı, o vakit bizim eski eczane kendisine çeki düzen verdiyse de iş işten geçmişti. İşte o zaman, eczanelerin sınırlandırılmasının halk aleyhine olduğu, tek eczaneyi ikinci bir eczaneden başka hiçbir makamın kontrol edemeyeceğini anlamıştım.

Erzincan’da Kızılay
Hayır cemiyetlerinde vazife görmek, halk ile temas edip cemiyete gelir temin etmek, bunun yüzde kırkıyla fakirlere yardım etmek, sağlık müdürlerinin başta gelen görevlerinden sayıldığından bu işlere önem ve düzen vererek çalışmaya başladık. Bir yılbaşı gecesi, 3’ncü Ordu Müfettişlik binasında, Kurmay Başkanı Albay Rüştü’nün yardımıyla verdiğimiz balo, pek parlak oldu ve cemiyete hayli kazanç sağladı. Yine yazın bir Pazar günü Fırat’ın öbür sahilinde ağaçlar arasında kolordunun yardımıyla çadırlar kurdurularak bir garden parti verildi ki bu da Erzincan’ın durgun hayatına bir canlılık verdi ve cemiyete kazandırdı. Bu suretle Kızılay; aydın kişilerin eğlence zevkini, fakir fukaranın gıdasını, ilacını ve muhtaçların yol paralarını temin ederek her sınıftan halkı memnun ediyor, memlekette günden güne kuvvetleniyordu. O derece ki teşkilatımız; köylere kadar yayılarak çiftçileri bir oran dâhilinde cemiyete ürünlerinden vermeye ve kendi vasıtalarıyla dairemize kadar getirilerek ambarımızı doldurmaya razı etti. Bundan dolayı cemiyet, kışın fakirlere yardım elini belediyeden daha çok uzatmayı başardı. Harpte, barışta yani bin bir felaket anında milletin karşısına bir kurtarıcı melek gibi çıkan bu şefkat kurumu, memlekette derin kökler salmış, halkın gönlünden kopan takdir hisleriyle mevcudiyetini devam ettirmeye hak kazanmıştı.

Erzincan Merkez Hükümet Tabibi Mehmet Derviş Bey, 1928

Erzincan Şehri
Doğu Anadolu’nun önemli merkezlerinden biri olup Fırat’ın suladığı bir ovanın ortasındadır. Etrafı yüksek ve çıplak dağlarla çevrilidir. Şehrin denizden yüksekliği 1200 metredir. Yüksek dağlar, kuzeyden gelen rüzgârı durdurduğundan kışlar nispeten hafif geçer, yazın ise şiddetli sıcaklar eksik olmaz.

Erzincan, tarihi bir merkez olmakla beraber, bugünkü şehirde eski eserler XI. Asırdan sonraya ve tamamıyle Türk devrine ait bulunmaktadır. Daha eski devirlere ait olan eserlere şehrin güney bölümlerinde rastlanmaktadır.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye giden kervan yollarının uğrak yerinde bulunması dolayısıyla zaman zaman büyük gelişmelere sahip olmuş, bilhassa Selçuklulardan Menkücek Oğulları zamanında Doğu Anadolu’nun büyük merkezlerinden biri olmuştu. İlhaniler de burayı hareket üssü yapmışlardı. Sonraları Akkoyunlular zamanında da Erzincan bir yükselme devri geçirmiştir. Fatih Sultan Mehmet zamanında Uzun Hasan’ın mağlubiyetiyle Erzincan, Osmanlıların eline geçti ve uzun bir müddet Erzurum eyaletinin sancağı olarak kaldı.

Erzincan, birçok depremle harap oldu. Hatta 1784’te şiddetli bir depremle tamamen yıkıldı. Fakat etrafındaki verimli ova sayesinde harap şehir yeniden dirildi.

Sonraları Erzincan, ordu merkezi olduğundan buraya geniş selahiyetli paşalar, bir çok değerli albay, subay ve memur gelerek yıllarca kalmış; burayı, doğudaki en medeni, en gelişmiş şehir hâline sokmuştur. Şehrin kuzeyinde Hamidiye, Aziziye, Süvari kışlalarıyla; Askeri Hastane, Askeri Lise ve Serumhane ve bunları şehre bağlayan iki tarafı ağaçlı yollar aralarındaki ekilmiş muntazam tarlalar insana huzur ve emniyet veren bir manzara oluşturur. Özellikle şehrin kuzeyindeki Müşirlik Dairesi, Merke Kışlası, Hükümet Konağı, Orta Mektep, Hacı İzzet Paşa Camisi ve diğer iki katlı ahşap büyük konaklar, çarşı ve pazarlar her yabancıyı çeken eserlerdendir.

Erzincan Sayfiyeleri
Yaz gelince halkın çoğu yazlık köylerine taşınır. İkindi vakti köylülerin kimi eşek, kimi at, kimisi de araba ile yollara dizilir, böylece şehrin toz, toprak ve gürültüsünden kaçarak bağ ve bahçelerine koşarlar. Evleri, bahçe kenarında, kerpiçten tek katlı bina olup bunların önünden su arkları geçer. Akşamüstü her taraf temizlenir, sulanır, şehirden gelenlere dinlenecek yerler hazırlanır. Erzincanlılar bu sayfiye hayatından çok faydalanır. Bahçelerde her türlü meyve; bilhassa dut, kayısı, elma, armut, üzüm yetişir. İnsanlar, burada kışlık erzaklarını da hazırlayarak şehre öyle inerler.

Erzincan’dan Ayrılışım (Haziran 1931)
Bu memlekete öyle bağlanmıştım ki artık buradan başka bir yere gitmeyi aklımdan geçirmiyordum. Şimdi, her ilçeye doktor gelmiş, kadromuz tamamlanmış ve işler oldukça yoluna girmişti. Uzun süreden beri istirahat edemediğimden bakanlıktan bir ay izin alarak İstanbul’a gittim. Çocuk Hastanesinde Ordu Valisi Tahsin Bey’e rastladım. Adı geçen, eski Erzincan’da bulunduğundan beni tanıyordu. Ordu Sağlık Müdürlüğünün boş bulunduğunu, derhal oraya geçmemi ısrarla istedi. Ben de kabule mecbur oldum. Bu suretle çok sevdiğim Erzincan’dan ayrıldım. Gerek askerlik ve gerekse sivil hayatımda uzun müddet kaldığım ve her tarafına bir çok hatırayla bağlandığım bu güzel memleketi daima hasretle anarım.

* * *

Kaynak: Bir Doktorun Harp ve Memleket Anıları
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları – 2010

Fotoğraflar:
Erzincan Nostalji Arşivi,
Tabur Tabibi Derviş Bey, Paraf Yayınları, 2011

Yayına Hazırlayan:
Erzincan Nostalji

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz